Son yıllarda enerji kıtlığı ve enerji politikasının değiştirilmesinden bahsedilince birçok insan hemen ‘yenilenebilinir enerji’lerden söz eder. (Biz bu yazıda enerji ile ‘elektrik enerji’sini kastediyoruz). Yenilenebilinir enerji türleriyle kastedilen güneş ve rüzgardan elde edilebilinecek enerjisidir. Bu iki tür, barajlarla kurulan hidroelektrik santral (HES), nükler santral ve termik santrallerle bağlantılı olarak alternatif olarak sunulur.
Evet, güneş ve rüzgar gibi enerji türlerini geliştirmek gerekir, fakat enerji sorununu sadece bununla çözemesin. Kısaca enerji politikasında asıl sorun şu iki noktada düğümleniyor:
1) Sanayi ülkelerindeki mevcut enerji tüketim seviyesi çok yüksek.
2) Enerji üretimi merkezi (ulusal ve uluslararası) boyutta planlanıp uygulanıyor ve enerji üretimi ve dağıtımı belli şirketlerin elinde.
Geleneksel enerji türlerin ürettiği enerjinin yerine yenilenebilinir enerjileri geliştirmek elbette olumludur, yani daha az doğa yıkımı, hava, su ve toprak kirliliği, sağlık sorunları ve iklimsel değişikliğe neden oluyor. Ama yine de yenilenebilinir enerji türleri doğa ve insan üzerinde olumsuz nedenler ortaya çıkarıyor. Örneğin güneşten enerji elde etmek için silisyuma gerek var. Eğer silisyuma talep çok artarsa, maddencilik geliştirilmesi gerekiyor. Bu da doğa yıkımı ve insanların göç ettirilmesi anlamına geliyor. Rüzgar enerjisi çok geliştirilirse epey bir alan gerekiyor. Çok sayıda büyük rüzgar panelleri bir bölgeye kurarsanız ordaki doğa ve insan olumsuz etkileniyor. Örneğin Meksika’nın Oaxaca eyaletinde bir büyük rüzgar enerji alanı kurulmasına karşı orda yaşayan yerliler yıllardır kapsamlı bir mücadele yürütüyor.
Bunun çözümü nedir? Daha az enerji tüketmek. Eğer alternatif, sosyal ve ekolojik bir enerji politikasını istiyorsak bu ilk hedef olmalı. Eğer sanayisi ve ekonomisi gelişmis devletlerde enerji üretimde yüzde 20-30 düşüş bile olsa bu çok büyük bir rahatlama getirir.
Uzun ve küresel çapta düşünürsek enerji ve madde tüketiminde (en azında sanayi devleterde) yüzde 80-90’a varan düşüş gereklidir, eğer doğa yıkımın ve iklim değişikliğin önünde geçmek istiyorsak.
İstediğiniz kadar yenilenebilinir enerji geliştirin, ama bu merkezi düzeyde planlanıyorsa ve belli şirketler bunu ellerinde tutuyorsa, bu sorunlara çözüm olmaz. Merkezi planlama hep şu anlama gelir: Bir bölge kendisini genel için feda etsin! Yani bir ilçeye HES, nükleer santral veya kömür santralin kurulmasını yerel insanlar kabul etsin ki diğer birçok bölgede insanın elektriği olsun. TC dahil çoğu devletlerde hep bu uygulandı ve uygulanıyor. Enerjinin üretim merkezi şekildeyse ve dağıtım sirketlerin elinde oldu mu kamunun kontrolü daha da azalıyor. Fiyat artışın önüne geçemiyorsun ve adil dağıtım mümkün olmuyor.
Almanya’dan bir örnek verelim: Yenilenebilinir enerjiler yıllardır geliştiği için büyük şirketler de buna el attı. Çok rüzgarlı Kuzey Denizinde büyük ve yüzlerce rüzgar enerji panelleri kuruluyor. Burda üretilen enerji yeni hatlarla güney Almanya’ya taşınmak isteniyor. Bu 380 mV hatlar karadan geçeğinden dolayı tarım ve doğal alanlar yok ve onbinlerce insanın toprağına doğrudan müdahele ediliyor ki bunun için birçok yerde protesto var. Bazı egemen basın kuruluşları da şunu diyor: ‘İşte yenilenebilinir enerji, bunu istemediniz mi? Niye karşı çıkyorsunuz?’ Bu sahtekarlıktır tabiki. Sorunun özü şu: Yenilenebilinir enerji yerelde ve yerel yönetimce geliştirilmesi gerekir. Böyle olursa yeni büyük elektrik hatlara gerek kalmaz ve yerel yönetimler kendi enerjisini üretmiş olur. Bu kazanılmış çok büyük bir bağımsızlık olur. Eğer enerjinin üretimi ve dağıtımı yerelde kamusal kontrole ve demokratik işleyişi tabii ise ve özel şirketler işin içinde yoksa  bu demokrasi için de büyük bir kazanım olur.
Gelecek yazılarda sosyal ve ekolojik enerji politikasını açmaya çalışacağız.