
Hayatlarımıza değen, gözlerimizin önünden geçip giden, yan yana durduğumuz, beraber büyüdüğümüz iki insandı Bülent (Hüseyin) ve Fidan (Rojbîn). İki mücadele insanı, iki devrimci, iki asi, iki gerilla. Biri ağabeyim diğeri dayımın kızı. Bülent, Adıyaman’da 2004 yılında iki arkadaşıyla birlikte şehit düştü. Bu yıl şehadetinin 9. yılı, Fidan ise Paris’te öldürüldü altı ay önce. Ölüm de büyüyor zaman içinde. Hesaplanan, günü geldiğinde anılan birşey haline geliyor kaybettiklerimiz. Dokuz yıldır her 9 Haziran’da “seni unutmadık unutmayacağız” diye ilan veriyoruz gazeteye Bülent için. Her sene yeniden kendi kendimize unutmamanın sözünü veriyoruz ve ne seni ne de diğerlerini asla unutmayacağız.
Bülent’in acısı üzerine gelen Fidan’ın acısı, birbirine karıştığı zaman boğazımda koca bir düğüm… Ağlamak ve konuşmak için aldığım nefes ise daha bir horultulu. Kalbimde oluşup boğazıma yayılan, gözlerimi ve kafamı ele geçiren bir horultu. Nefes almak ya da ağlamak eskiden olduğu kadar kolay değil. Bir kere bir ölüme ağlayınca sonrasında çocukça şeylere ağlamak mümkün olmuyor. Resimler, şarkılar ya da şiirlere ağlamak daha kolay geliyor, parmağımdaki kesiğe oradan akan iki damla kana ağlamaktan.
Uzaklık dost olsaydı ne atlar ne de gemiler olurdu. Uzaklık dost değil, amansız bir düşman. Uçaklara gerek olmasaydı yetişilebilecek kadar yakın bir cenaze töreniydi oysaki onlarınki. Fakat birine gecikmeli birine ise hiç katılamadım.
Kalbi zararsız rüzgarlardan yapılmış biriydi Bülent. Rüzgarı fırtınası kendi içine akardı. Yalnızlıkla arkadaştı. Tenha dağları aşmak, sessizce köy meydanlarından geçmek, karanlık ormanları adımlamakla görevliydi. Uzak yolları yürümek, uzun yolları aşmakla iyi dosttu. Ülke dağlarının sivri karanlık ağacı bol tepelerinde hala esmesi bundandır.
Sonraysa bir kiraz çiçeği gibi öldü Bülent; ilk önce, ilk açtığında bembeyazdı. Kısacık bir yaşamdan sonra ise ölürken kırmızıya bulanmıştı. Onu bulduğumuzda ise elimizden gelen tek şey onun göğsünden akan kırmızıya gözlerimizi, alnımızı dayamak oldu.
Fidan ise nenesinin kıymetlisi, nazlısıydı. Annesi ve babası Fransa’ya mülteci olarak geldiklerinde, Fidan’ın en küçüğü olduğu üç kız kardeşi köyde nene ve dedesinin yanına bırakmışlardı. Fidan küçük olduğu için ana baba hasretini en çok çeken en çok yakınlık arayandı. Nenesi üzülmesin ağlamasın diye gündüz sırtında taşır, gece koynunda yatırırdı. Belki bunun içindir ki nenesi kadar yumuşak bir yüreği, onun kadar güzel bir gülüşü vardı.
Nasırı Mici Kurde (Fidan ve Bülent’in dedesi) yaşadığı yörede çalışkanlığı ve yiğitliğiyle bilinirdi. Tüm o zor zamanlarda 2. Dünya Savaşı sonrası kıtlık döneminde Kıbrıs hareketi ve seksen darbesi dönemlerinde ailesini açlık ve ölümden korumak için tek başına köydeki tarlaları, bağları bahçeleri sürüp biçmiştir. Kendinden on yaş küçük Mayre Mole Lare ile evlendi. Beş kız ve iki oğulları ve otuza yakın torun sahibi oldular. Torunlarından ilki Bülent İstanbul’da üniversitede katıldığı mücadelede (1998), 2004 yılında Adıyaman’da Türk ordusuyla girdiği çatışmada yaşamını yitirdi. Fidan 1999 yılında Avrupa‘da mücadeleye katıldı, 2013 yılında Paris’te şehit oldu. İkisi birbirlerini gerçek anlamda hiç tanımadılar.
Sesime annenin çocuğunu çağırdığı bir ton vererek çağırıyorum Fidan’ı ve Bülent’i. Onlar en çok bu sesi özlemişlerdir. Annelerinin onları sokaktan eve çağırdığı sesi. Ben de bu sesi taklit edip onları kendime çağırıyorum. Ne bana ne de evlerine dönmüyorlar… Fidan’ın ve Bülent’in anaları da artık çok iyi biliyor ki kapılara bakmanın bir anlamı yok. Pencere önünde durup yola bakmanın, köşebaşındaki otobüsten ne Fidan ne de Bülent bir daha inmeyecek. Onlar artık gelemeyecekleri için biz gidiyoruz her gün onlara. En sık onlara giden, her an onların acısını en derinden hissedense anneleri.
Bazı analar çiçeklere bakarlar. Çiçek büyütürler. Bu analar büyüttükleri çiçekleri çocuklarının mezarlarına taşırlar.
Bazı analar ise sadece yıldızlara bakarlar, geceyi beklerler, gün uzun zamandır gecenin sallanan kuyruğudur, ciddiye alınmayan, yaşanmayan, peşine düşülmeyen.
Oğlunu bekleyen analar ömür boyu bir kapıya, içinden çocuğunun çıkıp geleceğini umduğu bir kapıya bakarlar.
Bakarak beklerler...
Beklemek de artık boştur…
Mezarlığa giderken masal değil, çiçek götürülür. Bense elimde yarım kalmış iki ayrı masalla gidiyorum. Onların yazmaya başladığı, ilk onların sesinden dinlediğim bir masal. Dinlesinler de bilsinler yüreklerimizde hep bir masalın kahramanı olarak kalacaklarını.
Savaşıp yorgun düşeceklerdi oysa onlar daha. Onların da yorulmaya, yorulunca bir oh çekmeye hakları vardı. Bir oh(!) dahi çekemeden ayrıldılar aramızdan.
Mezar taşı özlemdir o yüzden öpülesidir. İkinizi de mezarlarınızdan özlemle öpüyorum…
ÖZLEM DOÐAN