ABD müesses nizamının önden gelen isimlerinden Senatör ve eski Cumhuriyetçi başkan adayı John McCain, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in küresel güvenliğe karşı DAİŞ’den daha büyük bir tehdit olduğunu söylemiş. Bu zikredilenler Trump’ı önemli ölçüde etkisiz figüre dönüştürmeyi başarmış olan Pentagon merkezli siyasetin genel yaklaşımını özetliyor. 

Geçtiğimiz hafta yapılan NATO toplantısını bir yönüyle bu kapsamda bir reorganizasyon olarak görmek mümkün. Trump’ın seçilmesi sonrası görece sıkıntıya giren ABD-AB ilişkileri bir anlamda “ortak düşman” Rusya ve yeniden yükseltilmeye çalışılan “soğuk savaş” konseptiyle yeniden tanımlanmaya çalışıldı. NATO’nun politikalarına hapsolmak AB adına ABD’ye çok yönlü bir bağımlılık ilişkine dahil olmayı gerektiriyor. Bu konuda ABD ne kadar başarılı oldu henüz sonuçlarını tam olarak göremiyoruz. Daha sonra Sicilya’da yapılan G-7 zirvesi bunun sağlaması gibi bir şeydi. Orada da Trump’la her konuda uyuşulmadığı görülüyor. Merkel’in “seçim konuşması” diye eğer geçiştirmeyeceksek “ABD’ye bağımlılık” meselesinde açık itirazları var. Fransa’daki yeni yönetimle birlikte “ABD ve İngiltere’ye sırt dayama” ilişkisine karşı çıktığını dile getiriyor. Bir süredir gündemde olan AB ordusu, ortak AB istihbaratı gibi adımlar eğer gerçekleşirse bunun sırf seçim meydanlarında sarf edilmiş sözler olmadığını anlayacağız. Ama tabii ABD’nin kurguladığı bu yeni soğuk savaş siyaseti ve onun getirilerini kolay kolay terk edip, AB içindeki bu “ayrıksı” yaklaşıma izin vereceğini de düşünmemek gerekir.

Rusya neden hedef seçiliyor? Bunun bir kaç yanıtı var. Geleneksel düşman, Batı’nın dişine göre ve coğrafi olarak cepheleşmek için daha müsait. Bir diğeri de tabii ki Putin yönetiminin Batı’ya dönük etkinlik kurma politikaları. Artı Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki etki alanı yaratma çabaları. Bütün bunların Çin gibi Batı’ya uzak ve görece yumuşak politikalarla yol alan bir ülkeyi “baş düşman” ilan etmekten daha kolay sonuç verecek bir zemini var. Bu meselede belki daha da önemlisi Rusya ile doğrudan bir savaşın hedeflenmemesi. Ama bu olasılığın hep tepede bir giyotin baltası gibi tutularak militarizm, ırkçılığa ilaveten bunlarla koşut olan her türden otoriter siyasetin ve yıkıcı neoliberal ekonomik politikaların meşrulaştırılmasının aracı olması çok daha önemli.

Bu politikalar gecikmeksizin Avrupa’da bazı sonuçlar doğurdu. Örneğin Erdoğan’a benzer otoriter politikalarıyla tanınan Macaristan’ın Orban iktidarı savunma harcamalarını üç kat artıracağını açıkladı. Niye bilmiyoruz. Bir süredir Avrasya Ekonomik Birliği, AB ve NATO ile flört yapmayı aynı zamanda başaran Moldova yönetimi ise bu kez de iki başlılık sergileyerek beş Rus diplomatı “istenmeyen kişi” ilan etti.

Son NATO toplantısının elbette Erdoğan rejimi ve Ortadoğu açısından da bazı sonuçları olacak. Burada kritik hamle DAİŞ karşıtı koalisyona NATO’nun dahil olması. Bu sayede TSK’nin NATO güdümüne bütünüyle girmesi kaçınılmaz. Dolayısıyla hem DAİŞ’e karşı hem de Erdoğan rejiminin kendince dans etmeye çalıştığı Rusya-İran-Suriye (dolaylı olarak Çin) ittifakına karşı TSK’nin kullanılması gündeme gelebilir. Aynı zamanda TSK ABD’nin bölgeye yerleşme, biçimlendirme politikalarında doğrudan kullanacağı bir araca dönüşmeye zorlanacak. Bunun Erdoğan’ın Brüksel’deki haline bakacak olursak zor olacağını düşünmemiz için bir neden yok. Onun derdi daha çok kendi varlığı ve iktidarını korumaya odaklanıyor. Pekala her şeyi unutup koltuğunda oturmasını garanti ettikleri ölçüde bu duruma “he” demekten yüksünmez. Ama hem öteden beri sürdüre geldiği politikalardan etkilenen kesimlerin, hem de oligarşi içi ittifaklarının bu sürece kolay uyum sağlayamacağı şimdiden görülebilir.

Bu gelişmeye paralel olarak şekillendirilmeye çalışılan Sünni NATO’su siyasetinin de sorunsuz ilerlemeyeceği de açık. Bu yönde yakın zamanda yaşanan örneklerden biri Katar ve Suudi Arabistan arasında görünür hale gelen çekişme oldu. Diğeri ise Sünni NATO için özellikle asker sayısı ve stratejik konumu nedeniyle önemli olan Mısır’ın, Rusya ile ilişkileri geliştirmekte ısrarcı oluşunun sergilendiği iki gün önce gerçekleşen Rus heyetinin Mısır ziyareti oldu.

Özetle postmodern karakterli 3. yeniden paylaşım savaşı her geçen gün kendini yeni dengeler etrafında tekrar tanımlayarak varlığını sürdürüyor. Hiç bir galibi olmayacak bu sürecin kaybedeni ise şimdiden bütün dünya.