Devlet başkanı olsanız ve birisi size "anayasayı çiğnedin" dese ne dersiniz: "Vallahi çiğnemedim" dersiniz değil mi? Ya da Başbakan olsanız ve birisi size "savaş suçu işledin" dese ne dersiniz? "Tövbe, savaş suçu işlemedim" dersiniz, değil mi?
Bizimkiler böyle demiyor.
Erdoğan, "Anayasa Mahkemesi kararlarına saygı duymuyorum, bu kararları tanımıyorum" diyerek, Anayasa suçu işlediğini resmen ilan etti.
Davutoğlu da, "eğer rejim Suriye’de duruma hakim olamadıysa, bu Türkiye’nin sayesindedir" deyiverdi ve böylece Birleşmiş Milletler üyesi hükümran bir devlet olan Suriye’nin iç işlerine, silahlı yolla müdahale ettiğini resmen açıkladı.
MİT TIR’ları ile ilgili her ikisinin ifadeleri ise, savaş suçunun ilanından başka bir anlama gelmiyordu.
Böyle bir "skandal" söz konusu olduğu zaman, devletin ve hükümetin başındaki kişiler, TIR’ların komşu bir ülkede ayaklanan gruplara silah götürdüğünü saklar, ortalığı ayağa kaldırmaz, TIR’ları arayan savcıyı, jandarmayı, onun generalini tutuklamak yerine, "savcımız, jandarmamız, generalimiz görevlerini yaptı, bir ihbarı değerlendirdi, ihbar yanlış çıktı, sorun çözüldü, zaten TIR’lar her hangi bir ülkeye gitmiyordu, A ilimizden C ilimize gidiyordu" der.
Bunlar ise, TIR’ları arayanlar "sırrı ifşa etmeden", kendileri "vay devlet sırrını açığa vurdular, casuslar, hainler" diyerek, ortalığı bizzat velveleye verdiler. Böylece dünya, onların bu velvelesinden Türk devletinin Suriye’de neler yaptığını öğrenmiş oldu.
Evet. Devletin başı "anayasa suçu işliyorum" diye konuşuyor; Hükümetin başı "savaş suçu işliyorum" diye anlatıyor. Her ikisi birden "MİT’imizin TIR’ları Suriye’ye silah taşıyordu" diye gürültü ediyor.
Nedir bunun anlamı?
Rejim muhalefet tarafından değil, bizzat en sorumlu kişiler tarafından "gayrı meşru" ilan edilmiştir.
Öyle olduğu için, Sur’da, Cizre’de, Silopi’de sınır tanımayan bir vahşete imza attılar. Bu vahşeti göze aldılar. Meşru bir rejim, asla bu vahşeti göze alamazdı.
Buraya kadar tamam.
Bu olan bitenin önemi ne?
Erdoğan rejimi, artık "geriye dönüş" yollarını tıkıyor; yeniden "meşruiyet"e, demokrasiye, normalleşmeye dönüşü imkansız hale getiriyor, gemileri yakıyor. "Anayasa suçu işledim", "savaş suçu işledim", içeride ve dışarıda "vahşet suçu işledim" dediğin zaman, "yargılanmamak" için son adımı atmaya mecbur kalırsın: Bu son adım "Hitler Almanyası gibi, üniter başkanlık rejimine benzeyen" bir "tek şef" diktatörlüğüdür
AKP artık bu dönüşü olmayan yola girmiştir. Yol çok dar, AKP otobüsünün geri vites kutusu dağılmış, dönüş imkansız, mecburi istikamet "faşizm", "kanlı dikta", "savaş", "iç savaş", ardından "darbe"...
Otobüstekiler için kurtuluşun tek yolu var, kapıyı açıp, otobüsten atlamak, yoldan "yaya olarak" dönmek. Başka çare yok.
Bu "yayalaşma" süreci başladı bile… Gül'ün atadığı yargıçlar, artık "yaya".
"Tamam da, darbe lafını" nereden çıkardın?" diyebilirsiniz.
Cengiz Çandar şöyle dedi: "TSK, son yıllarda yaşanan gelişmelerden ötürü "checks and balances" rolünü bugüne dek uyguladığı biçimde, şu sırada oynamayacak durumda. Bu rolü, artık, bir kez oynayabilir. Düdüğü çalar. Oyunu durdurur. İlerde olur mu olmaz mı, bilemeyiz. Ama, buna imkân veren bir yola girilmiş olduğunu görebiliyoruz."
Diyelim ki, Cengiz "münafık".
O halde bir de Erdoğan’a "merbut" Hüseyin Gülerce’ye kulak verelim:
"1 Kasım seçimlerinden sonra siyasi bir istikrar yakalamış Türkiye, yargı-yönetim restleşmesi ile AK Parti'nin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmak istendiği günleri hatırlatan bir türbülansa girmiştir. Cephede yedi düvele karşı mücadele veren Türkiye, içeride en büyük yarayı almıştır. Cumhurbaşkanı Erdoğan'a ve AK Parti iktidarına karşı "turuncu devrim" lafları Washington'dan servis edilmeye başlandı."
Yani; AKP otobüsü "menzile ulaşırsa" faşizm, "otobüs tanka çarparsa" yine faşizm.
Çözüm belli: Üçüncü yol.
CHP’liler, ulusalcılar, AKP otobüsünden inen "yayalar" kendi başlarına ne AKP otobüsünü, ne de tankı durduramaz. Kürdistan Özgürlük Hareketiyle koalisyon dışında çare yok.