
Savaşta önce gerçekler ölür, derler. Bu genelde doğru bir değerlendirmedir. Özellikle kirli savaşın, psikolojik savaşın bu kadar tırmandırıldığı dönemlerde kimse gerçeklerle uğraşsın, yüzleşsin istenmez. Irkçı-faşist sömürgeci egemenler hiçbir kural ve hukuk tanımadan her türlü katliam ve yıkımı yapmaktan çekinmezler. İşledikleri suçları ya gizlemeye ya da toplumu ortak etmeye çalışırlar.
AKP Hükümeti 2002'den beri tek başına iktidarda bulunmaktadır. Bütün devleti ele geçirdi. Kadrolaşmadığı alan bırakmadı. Devletin tüm olanakları elinde. Taraftarlarına bunları peşkeş çekiyor. Basını tümüyle ele geçirdi, denebilir. Parlamento, yargı ve yürütmeyi tek elde toplamış durumdalar. Tam bir faşist ve otoriter sistem kurdular.
İmralı ile yürüttükleri görüşmeleri de tamamen iktidar amaçlı ve araçsal temelde kullandılar. Yıllarca silahlar sustu. Toplum tartışmaya ve görüşmelere olur verdi. Büyük bir toplumsal destek ortaya çıktı. Başkan Apo büyük bir sabır ve olağanüstü bir çabayla süreci barışçıl çözüme kavuşturmak istedi. En makul ve demokratik çözüm projeleri sundu. Ancak AKP hiç bir zaman bir çözüm projesi sunmadı. Çünkü çözüm diye bir amacı yoktu. Kürtleri bir halk ve irade olarak tanımadı. Geleneksel ırkçı ve tekçi devlet stratejisi zihinlerini oluşturduğu için soruna hep pragmatik ve taktiksel olarak yaklaştılar.
Kürt sorununa bir halkın varlık ve kimlik sorunu olarak bakılmazsa tabi ki, bir çözüm ortaya konmaz. 1920'lerden beri bilinenler yapılır. AKP de öyle yaptı. Oyalama, hile, komplo ve şiddet başvurdukları çözüm yolları oldu. 20 Temmuz'da Suruç Katliamında AKP aslında suçüstü yakalandı. Seçim kampanyasında Adana, Mersin ve Diyarbakır'da bombalamalar olmuştu. Seçimden sonra da devam edince niyetlerinin savaşı tırmandırmak olduğu anlaşıldı. Ceylanpınar'da iki polisin öldürülmesini bahane ederek büyük savaşı başlattıklarını açıkladılar.
Bu iki polisin öldürülmesi de düpedüz MİT ve Kontrgerillanın bir oyunuydu. PKK hiç böyle eylemler yapmamıştı. İstediğinde herzaman şehirlerde polislere karşı eylemler yapabilirdi. Neden tam da Suruç Katliamından sonra, üstelik evde uyumuş iki polisi hedeflesin? Kaldı ki, iki polis vurulmuşsa devletin adli gücü, polisi, soruşturması, hapishanesi vb ellerinde. Bunun için savaş çıkarmak gerekmiyor. Ayrıca dünyanın her yerinde ateşkeslerde zaman zaman ihlaller de olabiliyor. Her ihlalde mutlaka savaş çıkar diye bir kural yok. AKP iki polis için savaş çıkardım, diyor. Sonuç ne oldu? İki polis yerine yüzlercesi öldü. Her gün her tarafa cenazeler gönderiliyor. Bu ölüm ve yıkımların bu tür nedenlerden göze alındığına veya ondan kaynaklandığına inanmak büyük bir saflık olur. İç ve dış kamuoyunu oyalamak, hazırlıklarını yaptıkları katliamların, topyekün savaşın suçlarını gizlemek için böyle psikolojik operasyonlara ihtiyaç duyuyorlar.
24 Temmuz 20015'ten beri AKP Hükümeti topyekün bir savaş yürütüyor. Savaş giderek tırmandı, ordunun ve devletin tüm güçleri piyasaya sürüldü. Yarım düzine şehir büyük oranda yıkıma uğradı. İç ve dış politika savaşa göre dizayn edildi. Parlamento devre dışı bırakıldı. Anayasa bir tarafa itildi. Erdoğan koordinesinde savaş hiç bir kural ve sınır tanımadan sürdürülüyor. Kürtlere yönelik tarihsel soykırım ve yoketme politikaları artık gizlenmeden yürütülüyor.
Hükümet yetkilileri savaşın sorumluluğunu PKK'ye ve Kürtlere yıkmak için sürekli iki polisin vurulmasını tekrar ederler. Sorunun bununla bir ilgisi olmadığını Erdoğan ve hükümet yetkilileri her gün bas bas bağırıyorlar. Erdoğan "ya baş eğecekler ya baş verecekler" diyor. "PKK'yi yendik, devlet olarak yenemezsek, yazıklar olsun" diyor. Bu sözler bile dertlerinin iki polisin ölümü olmadığı, yüzlerce polisin ölümünü göze aldıklarını gösteriyor. PKK'yi bitirmek ve topyekün savaşı göze almak demek binlerce insan kaybının olacağını kabul etmek, demektir.
2014'te PKK'yi ezmeyi ve savaşı başlatmayı planlamışlardı. Çöktürme planına göre binlerce ölü, yüzbinlerce göç ve tutuklama hesaplanmıştı. Bugün yapılanlar da bu planın tatbikatından başka birşey değildir. Kürt halkı ve politik öncüleri olan bitenin farkındadırlar. Kürtler bilinçli bir halktır. Bilinçlenmede kim ne derse desin, bir sıçrama vardır. Bu psikolojik savaş oyunlarıyla bilinçleri çarpıtılıp karartılamaz. Ancak bu saldırıları ve propagandaları mutlaka daha örgütlü ve bilinçli bir çabayla boşa çıkarmak gerekiyor. Toplumun değişik kesimlerini aydınlatmak ve örgütlemek ancak faşist saldırıları boşa çıkarabilir. Demokratik cepheyi genişletebilir.
PKK'yi yendik, ya baş verecekler ya baş eğecekler söylemi Kürtlere dayatılanın bir soykırım olduğunu açıkça gösteriyor. Asıl niyetleri buydu. Diğer söylemler taktik ve tribünlere dönüktü. Kürt halkı boyun eğerse, PKK yenilirse Erdoğan ve ırkçı kesimlere göre sorun da bitmiş olur. Çünkü direnen ve hak talebinde bulunan başka bir kesim yok. Erdoğan boşuna masayı devirmedi. Masa filan yok, müzakere edilecek birşey de yok, dedi. Bütün bunlar 1920'lerden beri yürürlükte olan ırkçı faşist zihniyetin değişmeden yaşama geçirilmesinden başka bir şey değildir. Katliamlar, şehirlerin yıkılması, savaş kurallarına uyulmaması Türk yöneticilerinin bildik, geleneksel suçları ve alışkanlıklarıdır. Erdoğan yeni bir şey söylemiyor, yeni bir şey yapmıyor. Hayal ettiği güce ve iktidara kavuştuğu için kendisini daha fazla yitirmiş, savaşın ve yıkımın şiddetini arttırma dışında getirdiği bir yenilik yok.