Birikim Dergi’de Erdoğan Özmen, geçen hafta "ne yapmalı?” diye soruyordu, köşesinde. Ne yapmalı? Bu sorunun yanıtını veren sokak bize başka bir soru soruyor aslında, "nasıl yapmalı?” Evin içinden sokağa taşırdığımız anlaşılmazlıklara, evden daha kalabalık olan sokak bir yanıt verir mutlaka.

Özmen, "birbirimize nazik olabilsek, saygılı olabilsek, tahammül etmeyi öğrenebilsek ayrıştırıcı dilden vazgeçebilsek, içinde olduğumuz fikir birliğini koruruz”, diyor. "Hayatlarımız bir an bile durulmamıza izin vermeyen kıran kırana bir rekabet ve üstünlük mücadelesinden ibaret uzunca süredir” diye ekliyor, sonra. 

Konuşabilen, tahammül edebilen, sabır gösterebilen, paylaşabilen toplum olmanın bir basamak altında, farklılıklarına rağmen kişilerin birbirine nasıl davranması gerektiğini salık veren bir cümle. "Bazen, bunca şeyden sonra hala mı?” dedirten bir kırıcılığı da var elbet bu önermenin. Hayat zor, mücadele her yerde ve her an. Bazı koşullarda kavganın enstrümanı silah ve oralarda bir yerde inandığın değerler için varsın. Etrafında da aynı gerekçelere inandığını düşündüğün insanlar. Biraradalığın en güzel olduğu noktadasın. Rekabet kar hırsı için değil, tatlı bir yarış. Fikir ayrılığı sadece bakış açısı farklılığında ki onu da resmedecek mecra sunulmuş zaten sana. Uzak değilsin yani. Karmaşık ve çözülemez de değilsin. Ama heyhat, hayalkırıklığı tam da burada başlıyor. Bu kadar yakınlıkta yaratılan uzaklıkta sorun.

Bir arada olmanın zaruri koşulları olmasa asla tanışmayacak, karşılaşmayacak ve hayatından ne eksiltip ne çoğaltacak tipte insanlar vardır. Karşılaşırsın ve tahammül, sabır, hoşgörü ekseninde beyin sinir hücrelerinden her gün beşini onunu eksiltirsin mesela. Bunun insan ilişkisi deneyimlemesi ile bağı yok, sadece yük. Kuru yük gemileri gibi alakasız bir rüzgarla  gidip karaya oturursun. Bir saatten sonra fotoğraf tekleşir gözünde: Güvercinlere zehirli yem veren, kedileri öldüren, yavru köpeğe eziyet çektiren, çocukları arzu nesnesi görüp işkence edene dönüşür. Sen tahammül edemez, tasını tarağını o mahalleden toplayıp, göçmek istersin. Göçersin ya da. Şu çok takdir gören "fikir birliği” saatlerin 12.00’yi vurmasıyla balkabağına dönen atlı arabadır, içinde yuvarlandığımız da eli maşalı bir kabustur.

Usta oyuncu Merly Streep’e atfedilen ancak gerçekte İspanyol yazar José Micard Teixeira’ya ait şu sözleri anımsayalım:

"Bazı şeyler için artık sabrım yok; ukala biri haline geldiğim için değil, aksine hayatımda artık beni mutsuz eden ya da üzen şeyler ile vaktimi daha fazla kaybetmek istemediğim bir noktaya ulaştığım için… Laf sokmalara, haddinden fazla eleştirilere ve hangi türden olursa olsun talep ve beklentilere artık sabrım yok. Benden hoşlanmayan insanları memnun etmeye, beni sevmeyen insanları sevmeye ve bana gülümsemeyen insanlara gülümsemeye yönelik arzumu kaybettim. Artık yalan söyleyen ve beni yönetmek isteyen insanlara bir tek dakika bile harcamak istemiyorum. Oyunların, ikiyüzlülüğün, sahtekarlıkların ve ucuz övgülerin olduğu ortamlarda bulunmak istemiyorum. Aynı şekilde boş dedikodulara da bulaşmak istemiyorum. Uyuşmazlıklardan ve karşılaştırmalardan nefret ediyorum. Farklılıklardan, hatta zıtlıklardan oluşan bir dünyaya inanıyorum, bu nedenle katı ve toleransı olmayan insanlardan kaçınıyorum. Ve her şeyin de üzerinde, sabrımı hak etmeyen hiç kimseye sabrım yok”. 

Bu noktaya varabilirsek hep beraber, yukarıda olumsuzlanan her şey kendiliğinden normalleşir. Hatayı gördüğümüzde hata yapanın büyüyüp olgunlaşmasını ve hatasını anlamasını beklemek yerine, kırt! Büyüyecekse bu sertlikte büyüsün ve budanan yönü olumlu filizler versin. Yoksa her gün hayatımıza karaya oturan kuru yük gemisinden sızar gibi insan artığı hikayeler sızmaya devam eder.