Bugün 12 Eylül darbesinin 33. yıldönümü. 12 Eylül’de yaşananları burada yazmak, sadece 33 yıldır hala yaşanan vahşeti tekrar etmektir. Zulüm devam ediyor, geçen bu 33 yıl içinde hiçbir şey değişmedi. Sadece insanlar yer değiştirdi, söylemler farklılaştı ama zihniyetler hep aynı.

12 Eylül’ü ve 90’lı yılların Kürdistanı’nı görmeyen, yaşamayan çocuklarımıza o dönemleri anlattığımızda zor inanıyorlardı bize, akılları bir türlü almıyordu yaşananları. Çünkü insan olan insana yapmazdı o korkunç vahşetleri, ama yapıldı. Bugün ise çocuklarımızın yaşadıkları da o vahşet yıllarından hiç ama hiç farklı değil.
Bugün, her bir protesto, her bir basın açıklaması ve her bir insani tepki ölümle sonuçlanıyor. Polis, gittiği her bir eylemde eğer bir insanı katletmemişse yaptığı işi işten saymama durumuna gelmiştir. İlla en az bir kişi ölecek, ölmeli...
En son Hatay’da 22 yaşında Ahmet Atakan isimli bir genç, görgü tanıklarının ifadesine göre, polisin gaz kapsülü atması sonucu öldürüldü. Hatay Valisi, "yüksek bir yerden düşüp öldü” şeklinde açıklama yaptı. Ne kadar tanıdık cümleler değil mi? 12 Eylül’de de gözaltına alıp işkenceyle katlettikleri gençler içinde, "camdan kendini attı, kendini astı” gibi yalanlar uyduruyorlardı. Hatay Tabip Odası Başkanı Dr. Selim Matkap, "Ahmet’in vücudunda yüksek bir binanın üzerinden düştüğünü ispatlayan bir bulguya rastlamadık. En önemli iki bulgu var: Biri akciğerlerde kanama, diğeri kafa travması” diyor. Umarım Vali’nin yalan açıklamasına karşı, Dr.Matkap, dürüst ve Hipokrat yeminine bağlı bu açıklamasından sonra da yerinde kalarak mesleğini sürdürebilir.
Vali’nin bu açıklaması Adli Tıp Raporu çıkmadan, kesin bilgi elde etmeden kamuoyunu yönlendirmektir. Dr. Selim Matkap’ın dediği gibi, yüksek yerden düşen bir insanın vücudunda kırıklar olur ama Ahmet’in vücudunda kırıklara rastlanmıyor. Demek ki Vali, Hatay’da yaşanan polis terörünü sümen altı yapma girişimlerinde bulunuyor ama tutmadı, yüzüne gözüne bulaştırdı. Hatay Valisi’nin ve Emniyet Müdürü’nün derhal açığa alınması ve yargılanması gerekiyor.
Ahmet Atakan’ın cenazesinde acılı annesini teselli etmeye gidenler arasında, yakın zamanda aynı acıyı yaşamış olan, Ali İsmail Korkmaz ve Abdullah Cömert’in anneleri de vardı. 12 Eylül’de de emniyet önlerinde, zindan kapılarında çocukları için endişelenen yine anneler oluyordu. O beklemelerde bazı annelerin çocuklarının cansız bedenleri çıkıyordu. Evlat acısını yüreklerinde yaşayan anneleri de aynı korkuyla yaşayan başka anneler teselli etmeye çalışıyordu.
Dediğim gibi, 33 yılda insanlar değişti ama zihniyetler hep aynı. Erdoğan’ın, Evren’den, Demirel’den, Çiller’den, Ağar’dan, Güreş’ten ve diğerlerinden ne farkı var? Bir zamanların Çilleri, "Devlet  için kurşun atan da, yiyen de şereflidir” diyordu. Bu sözlerin arkasından Kürdistan sokakları kan gölüne dönmüştü. Bugün de Erdoğan, "Benim polisim kahramandır” diyor. Asıl katiller, Polisi "kahraman” ilan edip öldürme yetkisini verip, adına da "ileri demokrasi” diyenlerdir.  
Toplantı, gösteri ve yürüyüşler insanların en temel demokratik haklarıdır. Anayasa ile güvence altına da alınmıştır. Demokratik eylem ve etkinliklere tahammül aynı zamanda demokratik bir ülke olmanın en temel gerçeklerindendir. Dünyada da bu tür tepkiler oluyor ama Türkiye’de mevcut hükümetin polisleri her eylem esnasında bir insanı katlediyor ve her eylem bir can pazarına dönüşüyor.
Gezi direnişinin başladığı günden bu yana polisin yol açtığı 7 ölüm vakası olmuştur, bu ölümlerin 3’ü de Hatay’da gerçekleşmiştir, hepsi de emniyet güçleri tarafından katledilmiştir. Yaralananlar, gözaltına alınanlar, gözünü kaybedenlerde cabası…   
Ahmet Atakan’ın katledilmesini kınayan on binlerce insan sokaklara çıktı. Fakat şiddet yöntemi değişmedi, gazeteciler polisler tarafından darp edildi. Bir gün sonrasında bile eylem yerleri gaz kokusundan durulmuyordu, onlarca ağır yaralı insan şu an hastanelerde.
Şu bir gerçek ki; Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorunun çözümü konusunda AKP ciddi ciddi korkuyor, bu yüzdendir ki tüm güçleri ile saldırıyor. Bir zamanlar Kürdistan’daki yürüyüş ve gösterilerde uyguladığı şiddeti ve sindirme politikasını şimdilerde Türkiye’de de uyguluyor. Böylelikle toplumsal muhalefeti bastıracağını düşünüyor.
Sınırsız hükmetme gücüyle vatandaşlarına her türlü acıyı yaşatmaktan kaçınmayan, ülkelerini sonu belirsiz maceralara sokmaktan çekinmeyen ve iktidarını sürdürmek için halkına kurşun sıktıran diktatörlerin sonu tarihte de belli olduğu gibi hiç iyi olmuyor.