Şu demokrasilere bayılıyorum. Reklam terimiyle çok flexsibillar. Ne istersen içine koyabiliyorsun ve sonra da adına demokrasi diyorsun. Bunu sadece kendi yaşadığımız sınırlarda, benim çok şükür ki kısmen yaşadığım sınırlarda -Türkiye için dediğimi sanmayın bütün dünya demokrasilerinden bahsediyorum, bizim demokrasiyi zaten gömelim gel seni tarihe desem sığmaz- çok iyi bir tarafı var ilizyon bile kullanmaya gerek duymuyor. Her zaman açık ve net söylüyor, başbakan deyimiyle. Eh çüş diyesi geliyor insanın bu açık ve netliğe ama olsun. Yalan yaz diyor mesela. Açık ve net, televizyonlardan söylüyor artık. Öyle basına özel toplantılardan, kahvaltılardan değil (hiç katılamazsak da muhtemel çok kaliteli zeytinlerin filan olduğu kahvaltılardır bunlar ve belki de kıskançlığımız bundandır) ya da genel yayın yönetmenlerinin briyantin gülümsemeleriyle, yan yana saf tuttukları basın toplantılarından filan da değil, doğrudan suratımıza karşı, bir daha tekrar ediyorum ‘açık ve net’ söylüyor. İnsanın içinden bir daha söyle, bir daha söyle şarkı nakaratı geliyor… Türkiye demokrasi tarihinin en kapsamlı basın davasında, arkadaşlarımız yargılanırken bizim demokrasiyi anlatmak için nasıl söylesem…Faşizm desem, kelimeler kifayetsiz kalır mı?
Aslında benim sözünü etmek istediğim İngiltere demokrasisi idi. Times gazetesinin verdiği habere göre, demokrasinin beşiği, ada başbakanı, David Cameron, bu güzel kriz günlerinde, bir dizi plan tasarlamış. Bunlardan birinin nasıl aklına geldiğini düşünmeye çalıştım. Güzel bir demokrasi örneği olduğu için size film gibi anlatmaya çalışacağım. Güzel bir İngiltere sabahı yani tabi ki güneş filan parlamaz, iki bulut arası bir görünmesi yeterlidir. Başbakan Cameron, makam arabasıyla, olimpiyatlarda İngiltere’nin bir müsabakasını izlemeye gidiyor. Makam arabasının mümkün olduğunca, enli ve geniş aynasından, kendi başbakanlığını seyrediyor. Bu demokrasiye yakıştığını düşünüyordur. Bu arada gözü dışarıda, güvenlik önlemleri almış olanlara kayar.
Normalde olimpiyatın güvenliğini sağlayacak olan özel güvenlik şirketi G4S’ün mensupları yerine, İngiltere ordusu askerlerini görür. Önce bu şirketin adını düşünür. G4S bayağı havalı bir isimdir. Zaten İngiltere de bu tür işleri yapanlara hep havalı isimler verilir. Gizli servis MI-5 gibi ya da 007 James Bond falan. İnsan bu isimleri okuyunca teslim olmaya karar verir. Böyle isimlerdir bunlar. ‘Geldik başbakanım’ der koruma. Zaten hiç rahat bırakmıyorlar diye düşünür Cameron. Şimdi gelmenin zamanı mıdır? Bu nedenle henüz tasarıyı bulamamıştır. Kapısı bir asker tarafından açılır. Bir asker koridorundan süzülerek geçer. Askerler tarafından korunan tribünlere varır. Kimse oturmasın diye olimpiyat başkanının çantasını koyduğu, kendisine ayrılmış koltuğuna oturur. Yanında oturan gizli ajanlardan 005 ve 006 ya sorar. Neden G4S güvenlik görevlileri yok da askerler var? 007 James Bond yüzünden der 006. Ona aldırmaz Cameron James’i kıskandığını biliyordur. 005 ise; Özel güvenlik yetmedi. Asker gönderdik başbakanım. Irak’tan çektiğimizden beri kahvede boş oturuyorlardı nasıl olsa.
Sahne 23. Başbakan Cameron gazete okuyor. Aksi gibi Chelsea yenildiği için spor sayfasına da bakamıyordur. Kamu emekçileri sendikalarının grev ilan edeceklerini okur. Birden şimşek gibi aklına gelir. Onlar greve giderse yerine askerleri çağıracaktır. İtfaiyeciler, gümrük memurları, çöpçüler, yakıt tankeri sürücüleri ve tren makinistlerinin greve gitmesi durumunda askerlerin bu işler için göreve çağrılmasını ister. Yine bir şeyi çözmenin huzuru içinde kahvaltısına döner. Ve özellikle gardiyanların yerine der. Çünkü geçen haftalarda yine demokrasi için büyük bir buluş yapmıştı Cameron. Grev yapan işçilerin yerine mahkumların çalışabileceklerini söylemişti. Ayrıca daha ucuz üreteceklerinden ekonomik krizden kurtulabileceklerini ileri sürmüştü. Bu yüzden gardiyanlar önemlidir. Onlara da para ödenmediğinde geriye hiçbir sorun kalmayacaktır. Tekrar kahvaltısına döner. Gazeteden prensin fotoğrafına bakar. Biraz perhiz mi yapsam acaba der. Ne güzel bir şeydir demokrasi.
Eh tabi biraz dolambaçlı bulabilirsiniz bu yöntemi. Biz de yukarda sayılanların bir çoğunun zaten grev hakkı yoktur. Olanların da THY’de olduğu gibi doğrudan yasaklarsınız olur biter. Geçen hafta Lufthansa kabin görevlilerin 24 saatlik grevini bizim hükümet, dudaklarında eğri gülümseme ile THY’nin değerini ne kadar artırdık diye seyretmiştir.
Yasaklamalar, çalıştırılan tutsaklar, grev kırıcı askerler… Hitler’e ne kadar büyük haksızlık yapıldı. Yaşasın demokrasi…
Ne güzel bir şey demokrasi