AKP Devleti’nin "barış” için masaya oturduğu muhatabına "terörist” adlandırmasını hala devam ettirmesi, "Kürt sorununun varlığını yani Türk sömürgeciliğini” hala işin esası olarak kabul etmemesi, Avukatları götürecek kosterin hep bozuk olması haberleri içinde sürüyor "barış-çözüm” süreci.

Kavram kargaşasına sanırım biz de yardımcı olduk başlangıcında. Belki de soruna biraz Kürt cephesinden, yani onların duygu ve algılarıyla, onların istek ve arzularıyla anlamlandırarak yanaştığımız için, barış ve çözüm sözcüklerini aynı sonucu üretecek bütünlüklü tek bir süreç olarak algıladık. Oysa şimdi net olarak görülüyor ki, özellikle merkez medyanın yapmak istediği de asıl olarak bu: Barış ve çözüm sözcüklerinin aynı şeymiş gibi algılanmasını sağlamak için bilinçli bir çaba. Bir başka deyişle, psikolojik savaşın en inceltilmiş halleri şimdilerde devrede.
Elbette savaş olan her toprakta barıştan yana çıkmak ilkesel bir tutumdur. Ama eğer barış çözüm projelerinden kopuk olarak sadece silahların susturulmasını hedef alıyorsa, ilkesel bir durum olarak değil anlık pozisyonların gereklerine göre kararlar alınması doğaldır.
Devletin dilinde "silahların susturulması; silahların bırakılması” anlamında bir "barış” sözü sürecin paradigmasını oluştururken, henüz "çözüm” masada yok.
Oysa iki kavram arasındaki fark, olayın hem algılanmasını hem seyrini hem de kullanılacak araçları kökten değiştirebilecek bir öneme sahiptir. Biliyoruz ki "barış” birbiriyle savaşan güçler arasında savaşa son vermeyi hedefleyen bir eylem planıdır. Oysa Anadolu-Mezopotamya topraklarında "çözüm” sözcüğü, Osmanlı ve Osmanlı sonrasında sosyoekonomik oluşum süreçlerinin yarattığı tarihsel, ekonomik, sosyal, kültürel, politik boyutlara sahip; sürekli olarak savaşlara, çatışmalara, katliamlara gebe "sorunlu” bir var oluş durumunu değiştirip, sorunlu ilişkilerin nedenlerini kökten yok ederek, "yeni ilişkiler” üzerinden kalıcı bir sistem yaratma çabalarının bütününe verilen addır.
"Barış” sözü "savaş ya da silahlı çatışma” gibi anlık ilişkileri değiştirmeyi amaçlarken günü kurtarmaya yönelik uzlaşmalarla yetinebilir. Hedefinde "savaşmadan yaşamak” vardır, ama bu tanım "savaşan güçler arasında eşitlenmeyi, bütünleşmeyi, kardeşleşmeyi” içermez. Barışta muhatabın "ötekiliği” devam etmektedir. Mevcut güçler dengesine göre uzlaşmalar gerçekleştirilir, kalıcılığı ise, bu güç dengelerinin ömrü kadardır.
Oysa  topraklarında yaşayan 47 etnisite ve bütün çevre ülkeleriyle bir türlü dost olamayan bir siyasal sistemin, başta insan olmak üzere kendi üretici güçlerini geliştirmeye yönelik yeni düzenlemelere yani "çözüme yönelik projeleri” geçici uzlaşmaların daracık kalıpları içerisinde üretilemez. "Çözüm” çabaları bu nedenle, gerçekleştirilmesi süreci, barıştan daha uzun yıllar sürer ve barış antlaşmalarından daha zor çabaları gerektirir.
Bugün Kürt sorununun çözümünü "PKK’ye silah bıraktırılması” anlayışıyla yürütmeye çalışan AKP Devletinin, bırakalım "çözüm” boyutunu, güncel çabaları için "barış çabası” demek için bile henüz çok erkendir. "Silahları bıraksınlar gitsinler; giderken biz de sırtımızı döneriz, görmezlikten geliriz” diyen siyasal gücün, Roboskî katliamında grup halindeki her türden hareketliliği "PKK tehdidi” olarak algılayan ve acımasızca saldırabilen bir devlet sistemi olduğu nasıl göz ardı edilebilir ki? "Sınırlarımızdan geçişe güvenlik güçleri elbette müdahale edecektir” diyerek Roboskî’nin katillerinin "yasal görevlerini yerine getirdiklerini” savunan Tayyip iktidarının yaptıkları yapacaklarının da teminatı değil midir?
"Meclis’in muhatap olmasına gerek yok; bana güvenin” diyen AKP Devleti Başkanı’nın Meclis Araştırma Komisyonu’nun Roboskî Raporu’na bile tahammül edemeyerek nasıl bir adalet anlayışı sergilediğini de hep beraber izledik. O Adalet Bakanı ki, Fransa’da katledilen üç devrimci Kürt kadınının katilini bile henüz sorgulamadı. Sayın Öcalan ile görüşmelere "ben istediğime izin veririm” yaklaşımıyla dün BDP’lilere direnen AKP Devleti, Avukatların görüşme talebini ise yine Koster bozukluğu gerekçesiyle reddetti.
Kesinlikle: "Meclis teminatı alınmadan” böylesine büyük tarihsel birikime sahip bir sorun, salt Tayyip’in inayeti görünümünde, güvencesi olmayan yöntemlerle çözülemez.
Bunun için öncelikle sorun doğru saptanmalı, doğru tanımlanmalıdır. Sorun, silahların susması hedefine odaklanamaz. Çünkü silahlar "sorunun varlığı” nedeniyle kullanımdaydı. Elbette "çözüm için” silahların susması ve benzeri öneriler doğru önerilerdi. Ama ortada bir çözüm projesi yoksa, geleceğin ne üreteceğini söyleyebilmek mümkün değildir.
Çözüm için ilk şart, karşılıklı olarak "ötekini kabullenme” şartıdır. Bir birlikte yaşam projesi bu ilk şartın varlığıyla ancak anlam kazanabilir.
Açıklık içerisinde sürdürülmeyen bir barış ya da çözüm çabası her zaman sorunlu olacaktır. Oysa sürecin akışına yönelik bilgi yetersizliği nedeniyle doğabilecek kuşkular, ateşli silahlardan daha büyük tehlikeler yaratabilir.
Dilden jeste kadar, kullanılacak araçların bütününde bu tarihsel sürecin birikimleri dikkate alınmalıdır. Egemen ulus havasından çıkmadan geçici barışlar yapmak mümkündür, ama kosteri gereksinim olmaktan çıkarmadan "çözüm” asla mümkün olamaz.