Kürdistan’da devam eden savaşta temel bir güç olarak cepheye sürülen Türk medyası, “savaş askerle kazanılır” propagandasıyla hem savaşın derinleşmesine neden oluyor hem de basın ilkelerini ayaklar altına alıyor. Oysa ABD ordusunun “basını denetim altına aldığı” düşüncesine rağmen Vietnam Savaşı’nı, savaş karşıtı bir tutum takınan ABD basını ve toplumu bitirdi. Ancak Türkiye’de katliam ve suçları örten medya, yeni katliam ve suçların ortaya çıkmasına da zemin sunuyor. 

Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun “Teröre karşı son 40 yılın en kapsamlı savaşını veriyoruz” sözleriyle dile getirdiği ve Kürt kentlerinin her türlü savaş aracıyla yakılıp yıkılmasına neden olan bu kapsamlı saldırılar sürerken, aynı şiddette psikolojik savaş da yürütülüyor. Her gün bilançolar açıklanarak, tek kaynaktan yayınlarla “PKK’nin bittiği ve savaşın kazanıldığı” yönünde propagandalar yapılıyor. Sivil katliamlar, gözaltında kayıplar, kentlerin yerle bir edilmesi gibi hususlar ise hiçbir şekilde gündeme getirilmiyor. Bununla birlikte Kürt kadınlarının, genç ve çocuklarının yerlere yatırıldığı Nisêbîn’de çekilen mizansen üzerinden “Pirus zaferi” propagandası yapılmaya başlandı. 


Gazeteci görünümlü artistler

Aynı medya, “her gün binlercesini öldürerek” bitirdiği örgütün aynı gün “saldırılarına devam ettiği” yönünde kerhen servis ettiği görüntülerle de tarihin en büyük çelişkilerini ve çıkmazını yaşıyor. Yeni dönemde, kuşatma altına alınan ve sivil insanların bile giriş çıkışına izin verilmeyen alanlara alınan “gazetecilerin” servis ettiği tek yanlı bilgilerin yanı sıra her türlü tehlikeyi göze alarak alandan gelişmeleri aktaran DİHA muhabirleri de hedef haline getirildi. Şimdiye kadar savaş alanlarında gelişmeleri aktaran 13 DİHA muhabiri tutuklanırken, aynı zamanda kimi “gazeteci görünümlü akrist ve artistler” cepheye sürülerek mizansenlere imza atıldı. 

AKP’lisinden Ergenekoncusuna kadar “vatansever kuvvetler” olarak savaşın baş aktörü rolüyle cepheye sürülen basın, aynı zamanda savaş boyunca uyguladığı yöntemlerle de dikkat çekiyor. Geliştirilen bütün “objektivizm, tarafsızlık” kuramlarına, liberal kimi kavramlara rağmen basının sistemi yeniden üretme, sürdürme ve sürekli hale getirmede nasıl bir rol oynadığı, “siyasetin en yoğunlaşmış haliyle” yapıldığı savaş dönemlerinde daha belirgin bir şekilde ortaya çıkıyor. 


ABD’nin ‘enformasyon toplumu’

Özellikle AKP ve merkez medyanın Nisêbîn üzerinden yaptığı propaganda, devlette oluşan “Nisêbîn sendromunu” gösteriyor. Bu da iş gücü piyasasının neredeyse yüzde 46 düzeyinde yönlendirildiği ABD’nin “enformasyon toplumu” tanımlamasını hatırlatıyor.

ABD’deki savaş haberlerine dair araştırmalar, iletişim teknolojileri ile savaşlar arasındaki yakın ilişkiyi ortaya koyuyor. Devletlerin iletişim teknolojilerine hakimiyeti ve “haber politikası”, en çok savaş zamanlarında belirgin, görünür hale geliyor. Özellikle Birinci Dünya Savaşı’nda uçaklardan siperlere broşürler atılmasıyla başlayan propaganda savaşı, sonrasında daha sistemli hale getirildi. Bu konuda Erol İlhan ve Nalan Dirik’in ABD’nin Vietnam Savaşı dönemindeki haber politikalarına ilişkin yaptıkları araştırma, önemli veriler sunuyor. 


Vietnamlılar ve Kürtler

Vietnam Savaşı’nın gerçekleştiği 1965-1973 yılları, televizyonun gelişmesine de denk geliyor. Bu dönemde geliştirilen medya politikasıyla ABD toplumunun büyük çoğunluğu, ilk başlarda savaşı destekliyor. Komünizm karşıtı yayınlarla Vietnam Savaşı, ABD toplumuna “bir insani faaliyet” olarak sunuluyor ve “Vietnamlıların komünizm tehlikesinden korunmaya çalışıldığı” propagandası yapılıyor. Şu sıralar Türk devletinin “Kürtleri/bölge insanını terörizmden korumaya çalıştığı” propagandası, aynen buna benziyor.

Oturma odası savaşı

Yine aynı araştırmalara göre, Vietnam Savaşı sırasında gazetecilerin “akreditasyon” uygulaması çerçevesinde “askeri birliklerle hareket etmeleri, yer değiştirmeleri ve seyahat etmeleri” serbest hale getiriliyor. Bölgeye gönderilen gazetecilerin çoğunun da ulaşımı ABD ordusu tarafından sağlanıyor. Bu dönemde tümüyle denetim altında olmayan “haber yönetimi” metodunun gelişmemesi nedeniyle aynı zamanda Vietnam’da yaşanan savaştan ABD toplumunun haberdar olması da ABD yönetiminin istemi dışında gelişmeye başlıyor. Televizyonların savaşı yaygın bir şekilde işlemesi ve televizyon yoluyla haberlerin insanların evlerine girmesi, “oturma odası savaşı (living room war)” kavramını da ortaya çıkardı. 


My Lai Katliamı ve Cizîr Katliamı

Bu savaşta 1968 yılında ABD’nin başlattığı topyekûn saldırı ile startı verilen Tet Saldırısı, Vietnam Savaşı ve medyanın rolü bağlamında dönüm noktası olarak kabul ediliyor. Şubat 1968’de 30 il merkezine karşı başlatılan “Tet Saldırısı” ile Güney Vietnam ve ABD’li birlikler büyük kayıplar verirken, savaş ABD toplumunda sorgulanmaya başlanıyor. Komünist Vietkong gerillalarının zafer kazandığı bu saldırılarda özellikle “My Lai” köyünde sivillere yönelik gerçekleştirilen katliam ve bunun basına yansıması, savaşın “ahlaki” boyutunu da sorgulatıyor. 

ABD’nin 30 kente yönelik başlattığı saldırıya benzer şekilde AKP tarafından da 24 Temmuz’dan itibaren Şirnex il merkezi ile birlikte Silopî (Silopi), Farqîn (Silvan), Gimgim (Varto), Cizîr (Cizre), Hezex (İdil), Nisêbîn (Nusaybin), Gever (Yüksekova), Sûr gibi ilçelere yönelik saldırı başlatıldı. Bu saldırılarda yüzlerce sivil hayatını kaybederken, resmi verilere göre en az 2 tabur asker ve polis kaybı yaşandı. Yine My Lai köyündeki katliamdan daha beter şekilde Cizîr’de insanlar bodrumlarda diri diri yakılarak katledildi. 


Yalan sektörü

ABD’de, bahsi edilen dönemde askeri birliklerle birlikte Vietnam’a gönderilen ABD basını oradaki gelişmeleri topluma yansıttı. Kimi “aksi” haberler yansıyordu ama dönemin en büyük televizyonları olan ABC, CBS ve NBC’nin talimatla yayın yaptıkları hep konuşuldu.

Daniel Hallin tarafından yapılan bir araştırmaya göre, Tet Saldırısı öncesinde ABD’deki haber bültenlerinin yüzde 22’sinde gerçek savaş sahnelerinin yer aldığı belirlendi. Aynı araştırmada, Tet Saldırısı öncesindeki 167 haber bülteninden yalnızca 16’sında birden fazla ölü ve yaralı görüntüsü bulunduğu tespit edildi.

Türkiye’de basın, ilçelere büyük oranda alınmadı; alınan kimileri ise “askerlerin kahramanlık hikayelerini” yazdı. ABD’dekine benzer biçimde Türkiye’de de, kayıp bilançoları hep gizlendi, gizleniyor.


‘Televizyon yüzünden kaybettik’

1963-1969 yılları arasında Vietnam Savaşı esnasında ABD Başkanı olan ve dönemi sona erdiğinde bir daha aday olmayacağını açıklayan Lyndon Johnson, savaştan sonra yaptığı değerlendirmede, “Vietnam Savaşı’nı televizyon yüzünden kaybettik. Çünkü Vietnam Savaşı tarihte televizyondan naklen yayınlanan ilk savaştı“ açıklamasında bulunmuştu. Yine ABD Başkan Yardımcısı Agnew, 13 Kasım 1969’da Cumhuriyetçi Parti’nin Iowa Kongresi’nde yaptığı konuşmada, basını çok ağır bir dille suçlayarak, “gerekirse basın özgürlüğünün sınırlandırılabileceğini” belirtmiş, “televizyonların ruhsatlarının iptal edilebileceği” sinyalini vermişti. Zira ABD basını, Tet Saldırısı ardınsan savaşı desteklemek yerine Paris’te devam eden barış görüşmelerine ağırlık vermişti.


‘Çözüm sürecinde’ ayrı şimdi ayrı 

Her şeye rağmen Tet Saldırısı ile birlikte ABD medyası savaşı sorgulayan bir yayıncılık izlemeye başlarken, Türkiye’de resmi açıklamalara paralel bir şekilde “PKK’nin bittiği ve yenildiği” üzerinden bir yayıncılık yapılıyor ve medya savaşın uzatılmasında pay sahibi oluyor. Oysa aynı medya, ‘çözüm süreciyle’ birlikte, yine o dönemki resmi açıklamalara paralel bir şekilde, “otuz yıllık savaşın askeri olarak kazanılmayacağı” üzerinden yayın yapmış ve toplumun yüzde 70’i de barışa destek vermişti. Şimdi aynı basın, savaşla sonuç alınabileceğinin ve hatta PKK’nin yenildiğinin propagandasını yapıyor. 


Türk toplumu tepkisiz

ABD toplumunun savaş karşıtı hale gelmesinde Pentagon belgelerinin yayınlanması da etkili oldu. O dönemde savaşa ilişkin ABD yönetiminin toplumu yanılttığını gösteren belgelerin ortaya çıkması savaşı sorgulattı. Oysa Türkiye’de Genelkurmay Başkanlığı, Çelê’de (Çukurca) düşürülen askeri helikopterin “kaza sonucu” düştüğünü söylemesinden iki gün sonra helikopterin HPG gerillaları tarafından düşürüldüğüne ilişkin görüntülerin yayınlanmasına rağmen toplumda bir tepki gelişmemesi, dikkat çekici. 


“Haber yönetimi” kavramı

Vietnam Savaşı’nı “basının gerçekleri topluma aktarması” sonucu kaybettiğini düşünen ABD ve diğer kimi ülkeler, savaşta basına yönelik başka tedbirler geliştirmeye başladı. İlk kez “haber yönetimi” kavramı ortaya çıktı ve yapılan haberler bir süzgeçten geçtikten sonra “güvenilir kaynaklar” tarafından haber havuzları oluşturularak bilgilerin topluma aktarılması ve denetlenmesi yoluna gidildi. Bunu ilk uygulayan ülkelerden biri İngiltere oldu. 1982 yılında İngiltere ile Arjantin arasında gerçekleşen Falkland Savaşı’nda basına sansür uygulanırken, savaşta yaralanan ve ölenlere ait görüntülere gazete ve televizyonlarda yer verilmedi; basın İngiliz Ordusu’nu zor durumda bırakacak haber ve görüntüleri yayınlamadı. 


Falkland Savaşı

ABD Deniz Kuvvetleri Basınla İlişkiler Bölümü’nden Yüzbaşı Arthur A. Humphries, Falkland Savaşı’nın basınla ilişkiler konusundaki uygulamalarından ABD’nin dersler çıkarması gerektiğini dile getirdi. Yüzbaşı Athur, savaşlarda halk desteğinin sağlanması için yönetimin ve ordunun merhametsiz ya da barbar olarak görülmemesi, savaş amacına halkın duyduğu inancın ve güvenin kaybolmaması için vatanın oğullarının sakatlanması ya da ölmesi gibi görüntülere televizyon ekranlarında yer verilmemesi ve bu nedenle de gazetecilerin savaş alanına girişlerinin kontrol edilmesi gerektiğini savunuyordu. 


‘İliştirilmiş gazetecilik’

Bu durumda ABD, 1’inci ve 2’nci Körfez Savaşlarında “iliştirilmiş gazetecilik” yöntemini devreye soktu. İliştirilmiş gazeteci olarak tanımlanan gazeteciler, önce ordu merkezlerinde eğitime tabi tutuldu ve ardından ordunun birer parçası olarak hareket etti. ABD’nin yıllarca desteklediği “Saddam’ın kitle imha silahları imal ettiği” tezine ilişkin yoğun ve yaygın bir propaganda yapıldı. Savaş süreci boyunca bütün haberler, Pentagon merkezli yayınlandı. Daha sonra bunun da yalan olduğu ortaya çıktı. Ancak buna rağmen ABD, körfez savaşlarını “kazanamadı” ve sorunlar daha da derinleştirildi. 


‘İliştirilmiş’ler baş tacı, DİHA muhabirleri tutsak!

Aynı şekilde Türkiye’de de Nazlı Çelik gibi iliştirilmiş gazeteciler bölgeye gönderilerek savaş mizansenleri çekildi. Yine TV ekranlarında bir show figürü olan Gülben Ergen, bölgeden “gelişmeleri bildiren” bir gazeteciye dönüştürüldü. Ancak bütün bunlara rağmen gerçeğin topluma yansımasından korkan ve kendi iliştirilmiş gazetecilerinin yetersiz kaldığını düşünen AKP hükümeti, halka gerçekleri bütün boyutuyla ileten Dicle Haber Ajansı’nı hedefe oturttu. Sadece bu yıl içinde 13 DİHA muhabiri tutuklandı. DİHA muhabirlerinin tutuklanmasına rağmen gerçekler bir şekilde topluma yansırken, iki yıl önceki söyleminin aksine “devletin savaşla sonuç alacağını“ propaganda eden medya ise, savaşın derinleşmesinin ve şiddetlenmesinin önemli sebeplerinden biri olmaya devam ediyor. 


Halkın gazetecileri tutsak!


Kurulduğu günden bu yana halka gerçekleri taşıma sorumluluğuyla yayıncılık yapan, Kobanê’den Cizîr’e, Şengal’den Sûr’a kadar vahşi saldırılara maruz kalan kentlerde halkın safında gerçekleri anlatmaya çalışan Dicle Haber Ajansı’nın (DİHA) 13 muhabiri, öz yönetim direnişleri ve Rojava’ya yönelik saldırılar sürecindeki haberlerinden dolayı hala tutuklu.

Nedim Oruç: 6 Ocak’tan bu yana Şırnak T Tipi Cezaevi’nde tutuklu. Gerekçe: Örgüt propagandası. Deliller: Kamera kayıtları ve haberleri. 

Nuri Akman: 2 Şubat’tan bu yana Malatya E Tipi Cezaevi’nde tutuklu. Gerekçe: Örgüt üyeliği. Deliller: Kobanê’de yaptığı haberler, çektiği fotoğraflar, sosyal medya paylaşımları. Akman, Cizîr’de de özel harekatçıların hedef gözeterek ateş etmesine, tehdit etmesine rağmen uzun süre muhabirlik yaptı.

Nazım Daştan: 11 Şubat’tan beri Antep H Tipi Cezaevi’nde tutuklu. Gerekçe: Örgüt propagandası. Delil: Sosyal medya paylaşımı. Daştan, DAİŞ’in Türk askerleriyle ilişkisini ortaya koyan görüntüleri kayda almıştı.

Feyyaz İmrak: 15 Şubat’tan bu yana Antalya L Tipi Cezaevi’nde tutuklu. Gerekçe: Örgüt üyeliği. Deliller: DİHA’da yayınlanan haberler. Ayrıca “cumhurbaşkanına hakaret”ten de yargılanıyor.

Mazlum Dolan: 23 Şubat’tan beri Diyarbakır D Tipi Cezaevi’nde tutuklu. Gerekçe: Örgüt üyeliği. Deliller: Sur’dan yaptığı haberler ve bombardıman altındaki Sur’dan çıkmasına rağmen “giysilerinde bulunan barut”.

Ziya Ataman: 11 Nisan’dan beri Van’da tutuklu. Gerekçe: Örgüt üyeliği. Delil: DİHA adına haber takibi.

Meltem Oktay: 14 Nisan’dan beri tutuklu. Gerekçe: Örgüt üyeliği. Delil: “YPS’lilerle habercilerin yararlanamadığı şekilde haber alma imkanını sağlamış olması” ve sosyal medya paylaşımları.

Muhammed Doğru: 19 Nisan’dan beri Sakarya L Tipi Cezaevi’nde tutuklu. Gerekçe: Örgüt üyeliği. Delil: DİHA’da yayınlanan haberleri.

Bilal Güldem: 24 Nisan’dan beri tutuklu. Gerekçe: Örgüt üyeliği. Deliller: YPS’lilerle ve Nusaybin halkıyla yaptığı söyleşiler, sosyal medya paylaşımları.

Mehmet Hakkı Yılmaz: 4 Mayıs’tan bu yana tutuklu. Gerekçe: Örgüt üyeliği. Delil: DİHA için yaptığı haberler. Yılmaz, Antep’te 1 Mayıs’ta gerçekleşen patlamanın olay yerine ilk ulaşan gazeteciydi ve polisler, “Akıllı ol, yoksa sen de Nazım gibi tutuklanırsın. Birkaç sefer gözaltına alınır, sonra vurulursun” diyerek tehdit etti. Gözaltı sırasında darp edildi.

Abdulkadir Turay: 9 Mayıs’tan beri Mardin E Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutuklu. Gerekçe: Örgüte yardım ve yataklık.

Nedim Türfent: 13 Mayıs’tan beri Van M Tipi Cezaevi’nde tutuklu. Gerekçe: Örgüt üyeliği. Deliller: Yüksekova’dan yaptığı haberler ve sosyal medya paylaşımları. Türfent, JÖH/PÖH hesaplarından yoğun şekilde tehdit de edildi.

Şermin Soydan: 14 Mayıs’tan beri Van M Tipi Cezaevi’nde tutuklu. Gerekçe: Casusluk. Delil: 21 Şubat’ta yaptığı “İşte Gever’e ‘gizli’ operasyon belgesi” başlıklı haber.



KENAN KIRKAYA/
DİHA/ANKARA