Kışın hava erkenden kararır Van’da. Takvimler 19 Ocak 1993’ü gösteriyordu. Yine karlı bir kış gününün akşam saatleriydi. Elindeki gazeteye göz atarken çocuklardan birinin lambayı yakmasıyla havanın karardığını, akşam olduğunu fark etti, mesai arkadaşlarına döndü, gülümseyerek „Akşam olmuş, ben çıkıyorum arkadaşlar, hadi sizler de evlerinize gidin artık“ dedi, kalkıp paltosunu giydi, ertesi gün için gecikmeme uyarısı yaptı mesai arkadaşlarına, iyi akşamlar diledi ve çıktı.
Her akşam bu saatlerde gazeteden çıkar, vali konağının oradaki bakkaldan evin ekmeğini alır, mahalledeki çocukların yolunu beklediklerini bildiği için onların minik çikolatalarını da poşete doldurmayı asla ihmal etmezdi. O daha sokağa girer girmez çocuklar, „Xalê Orhan hat, xalê Orhan hat“ [1] diye bağırarak ona doğru koşar, sıraya girer ve birer çikolata alarak mutluluk içinde oynamaya devam ederlerdi.
O gün de aynı güzergahtan evine doğru yürümeye başlamıştı ki kaldırımda kardeşi Eşref’le karşılaştı. Biraz ayaküstü konuştular. Aynı evde yaşadıkları için Eşref’e eve gelip gelmeyeceğini sordu „Biraz işim var abi, halledip hemen geleceğim“ yanıtını alınca vedalaştılar. Saat beş civarıydı ve hava çok soğuktu. Bir an önce bakkala girip evin ihtiyacı kadar ekmek ve çocukların çikolatalarını aldıktan sonra karla kaplı kaldırımdan hızlı hızlı yürümeye devam etti. Tam Hacıbekir Mahallesi ile İki Nisan’ın kavşağına geldiğinde dört kişinin kendisine doğru geldiğini gördü, durdu. Tanımıştı gelenleri. Pek de hayra alamet bir karşılaşma değildi bu. İçlerinden biri „Merhaba Orhan, biz de seni bekliyorduk, biraz konuşmamız gerekiyor“ dedi.  Orhan’ın „sizinle konuşacak bir şeyim yok, yine anlamsız tehditlerinizi sürdüreceksiniz, daha dün de aynı şeyi yaptınız“ yanıtı üzerine „ama bizim seninle konuşacaklarımız var ve bu seferki hepsinden çok daha önemli“ deyip iki taraftan kollarına girdiler ve İki Nisan caddesine doğru indiler.
Akşamın o saatinde ve o soğukta, İki Nisan caddesinde etrafta pek kimse yoktu ama araç trafiği akmaya devam ediyordu. Katillerin yer seçimi ve zaman ayarlaması oldukça isabetliydi. Birer sigara yaktılar ve yüksek sesle tartışmaya başladılar. O ara ikisi Orhan’ı kollarından sıkıca kavradı, bir diğeri arkasına geçerek paltosunun cebindeki büyükçe bıçağı çıkardı ve besmele çekerek havaya kaldırdı. Katilin elindeki bıçak Orhan’ın bedenine doğru hızla ilerledi.

Orhan’ın hikayesi ve 12 Eylül

70’li yılların sonuna doğru, bölgedeki birçok genç gibi o da siyasallaşmış, bir yandan sınıf mücadelesinin içinde, emekçilerin iktidarı için çaba harcıyor öte yandan da Kürt halkının hakları için mücadele ediyordu. Siyaseten sorumluluklarının yanında, çoğu zaman kaçak durumda olan babasının yerini doldurmaya çalışıyor, annesinin ve kendisinden küçük kardeşlerinin geçimlerini sağlıyordu. Mal varlıkları yoktu. Hacıbekir mahallesindeki iki göz toprak evde kıt kanaat yaşayan yoksul bir aileydiler. Orhan, bulabildiği her onurlu işte çalışıyor, ne yapıp edip evin ekmeğini ve kardeşlerinin okul masraflarını çıkarıyordu.
Emek sinemasının makinisti Remzi yakın arkadaşıydı. İşten ve uğraşlarından arta kalan zamanlarda ona uğrar, biraz dertleşir, bazen biraz yardım eder bazen de bir filmi makinist dairesinden izler, sonra da evin yolunu tutardı.
Remzi’ye uğradığı günlerden birinde ilginç bir teklifle karşılaştı.
- Hakkari’deki sinema makinistsizlik yüzünden kapalı, bir makinist arıyorlar. Gidip orada çalışmak ister misin?
- Olabilir, ama akşam bir evdekilere danışayım, yarın konuşuruz.
Akşam anasına sordu. Düzenli ve biraz da iyi para getirecek bir iş hiç de fena olmazdı. Hem Van’la Hakkari’nin arası ne kadardı ki? Arada bir çıkıp gelir, ertesi gün tekrar işine dönerdi. Evden yana pek de bir sorun çıkmadı.
Ertesi gün aradılar Remzi’yle birlikte, sinema sahibini, anlaştılar ve hayatının kalan kısmını önemli ölçüde etkileyecek olan Hakkari dönemi başlamış oldu.
Başlangıçta her şey iyi gidiyordu Hakkari’de. Sosyal içerikli filmler getiriyorlardı daha çok. Halk o tarz filmlere daha büyük ilgi gösteriyor, Yılmaz Güney filmi geldiğindeyse yer yerinden oynuyor, ek seanslar koymak zorunda kalıyorlardı. Mutluydu Orhan, çok mutluydu. Ama ne yazık ki bu mutluluğu uzun sürmedi. Bir sabah, o da herkesin duyduğu anonslarla uyandı uykusundan. Ordunun yönetime el koyduğu ve sokağa çıkma yasağı olduğu ilan ediliyordu.
Günün belli bir saatine kadar dışarıya çıkamadı. Yine yapılan bir anonstan, halkın ihtiyaçlarının teminini sağlamak üzere iki saatliğine sokağa çıkma yasağının kaldırıldığını duydu ve kendini sokağa attı. Duydukları hiç de hoş şeyler değildi. Çoğu tanıdığı, arkadaşı olan yüzlerce insan, asker ve polislerce evlerinden alınmıştı. „Nasıl oldu da beni almadılar“ diye şaşkın şaşkın düşünerek evin yolunu tuttu yeniden. Sonuçta o da toplumsal sorunlarla uğraşıyor, derneklere gidip geliyordu. „Bu gün olmasa da bir gün gelirler nasılsa“ diye geçirdi içinden. Bir dönem, böyle akıp geçti zaman. Taa ki sinemada yapılan aramada Kürtçe yazılar ele geçirilene kadar!

Hakkari’den Amed zindanına

Patron anında jurnalledi onu. „Olsa olsa o yazmıştır“ dedi. Ama o, o sıralar Van’a gelmişti. Bir gün akşam saatleri iki kişi Van’daki evlerine gelerek O’nu sordular. O sıra evde değil, dışarıda, arkadaşlarının yanındaydı. Evdekiler gelenlere kim olduklarını sordular ve „Arkadaşlarıyız“ yanıtını aldılar. ‘Arkadaşlar’ içeriye girdi, beklemeye başladılar. Aile, özellikle de Xezal Ana gelenlerin polis olduğunu anlamıştı ama yapacak bir şeyleri de yoktu. Bir süre sonra Orhan eve geldi, ‘konuklarla’ karşılaştı. Polisler annesine dönüp „Beş on dakikalık bir ifadesi var, alıp hemen getireceğiz, endişe edilecek bir şey yok“ dediler ve kollarına girip götürdüler. Ev ölüm sessizliğine bürünmüştü ve evdekilerin ağzını bıçak açmıyordu. O günlerde alınıp götürülenlerin öyle ‘beş on dakika sonra geri getirildiği’ görülmüş iş değildi.
Birkaç gün üst üste bütün aile Emniyet Müdürlüğü’nü kendine suyolu etti ama hiçbir bilgi alamadılar. Sonuçta bir gün ‘bir konuda bilgisine başvurulmak üzere’ Hakkari’ye götürüldüğü bilgisi verildi kendilerine.
Xezal Ana, birkaç parça çamaşırı çantasına doldurup diğer oğlu Eşref’i de yanına alarak hemen Hakkari’ye gitti. Orada da Emniyet Müdürlüğü’nün o kapısı senin bu kapısı benim, sormadığı kimse bırakmadı ama nafile! Yine hiç kimse bir şey söylemiyordu. Bir gün yine emniyetin kapısından içeri girip ilerlemeye başladı. Nasıl olduysa ortalıkta pek kimseler yoktu. İlerledi epeyce, inilti sesi duyduğu odalardan birinin kapısını açtı ve açmasıyla birlikte çığlığı da bastı. Orhan çırılçıplaktı ve askıya alınmıştı. Koştu oğluna sarıldı ve yüksek sesle bağırmaya, beddualar etmeye başladı. Sesi duyanlar yetiştiler hemen, apar topar dışarıya çıkardılar onu. Ağladı, çırpındı ama hiçbir şeyi değiştiremedi. Oğlu orada işkencede, kendisi kapının önünde daha büyük bir işkencede kalakaldı günlerce. Bir gün bir askere yalvarmaya başladı „Ne olur bari bu çamaşırları alın“ diye. Askerin cevabı çok net oldu „Teyze, çık git buradan, oğlunun gideceği yerde çamaşıra falan ihtiyacı olmayacak.“
Hakkari’deki kırk günlük sorgunun ardından Orhan’ı Diyarbakır’a, 12 Eylül döneminin en şöhretli hapishanesi olan 5 No’lu Askeri Cezaevi’ne yolladılar ve orada epeyce bir süre tuttular. Xezal Ana yine yanında oğlu Eşref olmak kaydıyla, o yoksulluklarına rağmen çok sık gidip geldi, yalnız bırakmadı Orhan’ı. Zaman geçti, gün geldi, tahliye ettiler. Herkes çok sevinçliyken bu kez de serbest bırakmadan doğruca askere götürdüler, iki yıla yakın da orada kaldı.