Neden insanlar ölüme yatıyor? Bir intihar değildir ölüme yatmak, yani açlık grevleri ya da ölüm orucu. Bir intihar için, mesela bir tabancanın ağzına mermi verirsiniz, ardından tetiği çekersiniz ya da sıkı bir düğüm attıktan sonra yine sağlam bir ipi ki İngiliz sicimi olması makbuldür, yine sağlam bir yere bağlayıp, ucuna kendinizi tutturtup sallandırabilirsiniz. Bir de yüksek bir yerden aşağıya atlamak var. Bunun en muteber olduğu yerlerden biri, Boğaziçi Köprüsü’dür ki atlarken dünyanın en güzel manzarasını seyretme fırsatı da yaratır kısa ve hızlı da olsa. Bütün bunlar toplam 20 saniye ile 90 saniye içinde gerçekleşir.
Eğer bir devlet başkanı ya da başbakanı olsaydınız, inancınız pek, paranız çok, iktidarınız daha da çok. O zaman boynunuzu,  keskin bir sicim ya da 7.65 çapında ve ya da daha garanti olsun diye 9 milimetre çapında bir mermi ağzına verilmiş, bir namlu ucunda, tetiği size emanet edilmiş çekilmesi ya da çekilmemesi hususunda, umarım bir tutukluluk yapmayacak, tabancanın kaderine teslim olur muydunuz? Belki intihar edebilirdiniz  -ah keşke- ama bu grevi hiç anlayamazdınız. Mesele bu zaten. 'Hepsi güzel yiyor içiyor' diyen, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanının da bu olanları, anlayabilme şansı yok. Siz de anlayın onu. Neden sorusunu anlayabilmiş değil. Bir ‘Neden’ özürlüsü o.
Onlar mantıklı düşünürler 5 alır, 3 verirler. Ticaret yaparlar. 20 yıllık ödemeli evlere girip, otomobil taksitlerini öderler. Paraya tahvil edebilecekleri, diplomaları, iyi fiyata satabilecekleri arsaları, evleri ve iyi fiyata satın alabilecekleri, arsaları, evleri vardır. Sürekli takipçisi oldukları televizyon dizileri, ev sahibi ya da konuk futbol takımları, akrabaları, akrabanın akrabaya akrep etmez ettikleri, yeni bir ev, daha yeni bir arabadan mütevellit rüyaları vardır. Ya da bunların hiç birisi olmasa bile bunlara sahip olabilmek için oynadıkları, milli piyangoları, spor toto, loto, şans topları, iddiaları varken bu grevin ‘Neden’ olduğunu anlayabilirler mi?
Ayrıca zaten ölmemizi istemiyorlar mı? Tabi ki ölmemizi istiyorlar. Onların istemedikleri bizim ölmemiz değil. Onların istemedikleri ‘grev’. Sessiz ve sakin, inşaat çadırlarında yanarak, iş kazası olarak ölsek, kamyon kasalarında, bir tarladan diğerine taşınırken, konuşulamayan mahkemelerinde gidip gelmekten, konuşamamaktan, yoksulluktan, yoksunluktan ve kendilerine benzer kanserleriyle ölsek mesele değil ki hep bu oluyor zaten. Ama ‘grev’ yaparak ölmemizi istemiyorlar. Onları rahatsız ediyor bu. Kulaklarını tırmalıyor.
Oysa ölüme yatmak, her anını örgütlemek zorunda olduğunuz, çok uzun bir eylemdir. Ölümü istemeyi değil, yaşamı çok sevmeyi gerektirir. Bu yüzden belki de tek, emir ile olamayacak bir eylem biçimidir. Belki bir emir ile başlanabilir ama hiçbir zaman bir emirle, sürdürülebilir değildir. Belki bir toplumsal baskı sarmalı, grevciyi istemese bile açlık grevinin içinde, bir süre daha fazla tutabilir ama bu yaşamı hiçe sayma durumu yaratamaz. Özellikle kitlesel bir açlık grevinde, bu mümkün değildir. Her anınızı bir irade ile sorguladığınız bir durumdur ‘açlık grevi’. Bu yüzden ancak çok olağan üstü koşullar da gerçekleşebilir. Diğer zamanlar da yapılamaz demiyorum, yapılabilir ama sürdürülebilir değildir. Bu yüzden haklı, doğru, olup olmaması hiç önemli değildir çünkü bir çığlıktan başka bir şey değildir. 
Neden? Onların anlayamadıkları bu. Neden ve nasıl bu kadar insan, her bir anını içine çekerek, yaşamı alıyor ve kendisi eriyerek bize yaşamayı öğretiyor? Hiçbir şey olmasa da, bu soruyu sorduruyor; Neden?
Onların çığlıklarını duyuyor musunuz?