
Sömürgeci TC güçlerinin dün Kürt’ün direniş kalesi Amed’de düzenlediği baskınlarda çok sayıda öncü kadın gözaltına alındı. Bu yazının kaleme alındığı sırada gözaltı sayısı 14 idi. Antep’te HDP ve DBP yöneticilerine karşı operasyonla eşzamanlı olarak gerçekleştirilen bu son baskınlarda gözaltına alınan kadınların profiline bakıldığında faşist AKP-MHP iktidarının hedefi daha net anlaşılır.
Gözaltına alınan kadınlar, Bakur’daki örgütlü kadın mücadele geleneğinin güncel halkası olan Tevgera Jinên Azad (TJA) bünyesinde her türlü devlet-erkek şiddetine karşı direnişi örgütleyen ve yürüten kadınlardır. Bütün koşullar altında sesini yükseltip sokağa ulaşmanın yolunu bulan örgütlü kadınlardır. Kadına çocuk doğurup erkeğe hizmet etmek dışında bir vasıf öngörmeyen eril zihniyete karşın yerelde demokratik siyasetin içinde yerini alan, belediye meclislerinde halkın irade savunuculuğunu yapan kadınlardır. Tamamen özel savaşın bir aygıtına dönüşmüş olan medya gerçeği karşısında özgür basın geleneğini özgür kadının sesiyle buluşturan gazeteci kadınlardır. Dünyada en fazla kadın siyasi tutsağın bulunduğu TC’nin zindanlarındaki direnişi dışarıya taşıyan örgütlü ailelere mensup kadınlardır.
Dikkat edilirse sömürgeci TC devleti en fazla örgütlü Kürt kadınını hedef alıyor. Son dönemde Amed merkezli TJA ve Rosa Kadın Derneği üyelerine, yine belediye meclis üyesi kadınlara, belediye eşbaşkanlarına, HDP il ve ilçe yöneticisi siyasetçi kadınlara yönelik gözaltı ve tutuklama furyası bunu gösteriyor.
AKP-MHP iktidarı, ırkçılığın İslamcılıkla buluştuğu, TC tarihinin en faşist rejimidir. Faşizmin diğer adı ise kadın düşmanlığıdır. Bu, TC’ye özgü bir durum olmayıp, bütün faşist rejimlerin ortak özelliğidir. Örneğin Hitler, Franco veya Mussolini faşist diktatörlükleri kadına eş ve anneliğin ötesinde herhangi bir rol veya varlık biçmedi. Bu gerçeği bizzat Mussolini vaktiyle şu sözlerle çıplak bir şekilde ifade etmiştir: “Faşizm, kadını yalnız bir anne, çocuk terbiyecisi ve kocasına karşı dişilik sorumlulukları bulunan varlık diye tanır.”
Hem organik kadın düşmanlığı nedeniyle hem de kadın özgürlüğünün temsil ettiği her şeyle aşılmaz çelişki içinde durduğu için faşizm, öncelikle kadın iradesini teslim almaya çalışır. Zira onun varlığını en fazla zorlayıp tehdit eden örgütlü kadın mücadelesidir. Bu, Bakur ve Türkiye’de olduğu gibi günümüzde Brezilya, Filipinler veya ABD gibi yerlerde de öyledir. AKP-MHP faşizminin bugün gerek Bakur’da gerekse de Türkiye’de en fazla kadın mücadelesine ve bu mücadelenin ortaya çıkardığı kazanımlara saldırmasının nedeni, iktidarını en çok zorlayanın örgütlü Kürt ve kadın direnişi olmasıdır. Örgütlü kadın kimliğinin Kürt Özgürlük Mücadelesinin motor gücünü oluşturduğunun gayet iyi farkında olduğu için (Süleyman Soysuz bunu bizzat ifade etti) öncelikle kadınları hedef alıyor. Ama bununla birlikte özgür kadın kimliği ile yaşadığı derin ideolojik düşmanlık da onu böylesi bir saldırganlığa itiyor. TJA ve HDP Demokratik Yerel Yönetimler Kurulu üyesi Sevil Rojbin Çetin’e yönelik köpekli işkence bu düşmanlığın en somut ifadesidir.
Yine Bakur ve Türkiye sınırlarının ötesinde de örgütlü Kürt kadınlarına karşı yürüttüğü saldırılar, AKP-MHP faşizminin kadın mücadelesinden duyduğu derin korkuyu ortaya koyuyor. En son -Rojava kadın devriminin simge şehri olan- Kobanê’de 3 Kürt kadınını alçakça katletmesi veya Viyana’da MİT üzerinden faşist erkek kitlesini kadın mitingine saldırtması bu çerçevede okunmalı.
Faşizm örgütlü kadın kimliğine ne kadar düşmansa, kadın özgürlük mücadelesi de o denli faşizme karşıttır. Kadınların faşizme karşı her türlü direnişi meşrudur. Faşizmin ise varlığı bile gayrı meşrudur. AKP’nin 19 yıllık iktidarının en zayıf dönemini yaşadığı, o yüzden de bu denli saldırganlaştığı günümüzde faşizme karşı kadın mücadelesini yükseltmek stratejik anlam ve önemdedir. Bu kadın direnişine dışarıdan gereken desteği ve dayanışmayı sağlamak içinse mutlaka herkesin yapabileceği bir şey vardır.