Böyle kültür mü olur demeyin sakın. Ne yazık ki oluyor. Biliyorum “kültür” gibi naif bir kavramın yanına hiç de yakışmıyor “nefret” sözcüğü ama neylersin, böyle bir haldir ahvalımız.
Diyarbakır’da keyfi yasaklama kararına rağmen, en temel haklarını kullanarak miting yapmak isteyen BDP milletvekillerine ve halka vahşice saldırıldı. Kimi medya ve sosyal paylaşım alanlarında ırkçı ve nefret söylemleri yine tavan yaptı.
Milletvekillerine birebir nişan alarak sıkılan tazyikli su ya da atılan gaz bombaları hedefini bulduğunda o polisler kimbilir ne kadar sevinmiştir. Sevinmiştir çünkü kin ve nefret kültürüyle eğitilip yetiştirildi bu ülkede insanlar.
Nice şoven, milliyetçi, ırkçı, cinsiyetçi ve benzeri ne çok nefreti makamlı söylemlerin veri tabanına rastlarız o nefret kültüründe. Önce evde, okulda başlayan ve giderek hayatın her alanına zerkedilmiş bir zehirdir bu. Zehir sistem patentli, zerkeden ise devlet ve bilcümle avanesi… Son dönemlerde siyasette ve medyada iyice arttırıldı bu zehirin dozajı.
* * *
“Benden nefret edenlerden nefret edecek vaktim yok. Çünkü ben, bana değer verenleri sevmekle meşgulüm” diyor G. Garcia Marquez. Aynaya baktığında kılıf bulmadan, mazeret üretmeden, kendini sorgulama dürüstlüğünü ortaya koruyabilenler kötülük üretenlere karşı direnmek gerektiğini de bilenlerdir.
Siyaset erbabının kışkırtıcı, ayırımcı diline medyanın nefreti makamındaki tarafgir ve önyargılı dili de eklenince, Türkiye’de zaten öteden beri var olan “öteki”ne yönelik düşmanca algı ve tutumlar giderek büyüyen bir soruna dönüştü. Bu durum da kaçınılmaz olarak toplumun farklı kesimlerinde kırılma  ve kopmalara çanak tutuyor.
Konunun uzmanları; nefret söyleminin temelinde önyargılar, ırkçılık, yabancı korkusu ve düşmanlığı, tarafgirlik, ayrımcılık, cinsiyetçilik ve homofobi gibi etmenlerin yattığını ifade ediyorlar.
Bu anlamda ırkçılığın sıradan ve olağan karşılandığı ve aynı zamanda meşrulaştırıldığı bir toplumda bireyin tek başına bu illetin üstesinden gelmesi düşünülemez. Bırakınız üstesinden gelmesini, medyanın ırkçılığı yayan yayın politikası, devlet kurumlarının halkın duygu ve inançlarını istismar etmesinde sınır tanımayışı kişinin kendisini bu memleketin tek sahibi gibi görüp diğerlerine kapı gösteren, ağzına geleni söyleyerek kin ve nefret saçan bir toplum haline getirdi. Oysa nefret söylemi bir suçtur. Buna uygun yayın yapmayanlara müeyyide uygulamak da devletin görevi olmalıdır diyeceğim ama tam da bu noktada  “balık baştan kokar” deyişinizi duyar gibi oluyorum. Evet. Herşeye olduğu gibi basına da bu paradigmayı devlet dayattı. Hep kültürel bir sindirme ve kendi kimliğini dayatma çabasında oldu bu devlet. Başkalarının kendisinden farklılıklarını kabul etmemek, buna saygı duymamak ve bunu reddetmek üzerine kurdu paradigmalarını. Buna karşı duranları da sindirdi, sürgünlere yolladı, zindanlara attı, imha etti.
* * *
Nietzsche; “Nefret Kültürü’nün yerleştiği ve dal budak saldığı toplumlarda, yaşamı geliştirecek ve güzelleştirecek bir yapı kurmak mümkün değildir” der. Askeri yöntemlerle, operasyonlarla olduğu gibi tehditkar, itici ve suçlayıcı bir dille ve söylemle de anlaşma ve barış sağlanamaz. Yol haritasındaki mesafe, dildeki ve söylemdeki mesafeyle doğru orantılıdır bir bakıma.
Savaşın dili kolaydır, barışın dili, özveri ister, beyin ister, yürek ister, ciddiyet, birikim, kararlılık ve iyi niyet ister.
Anlaşmaya istekli olan için dil büyük bir imkan ve kolaylıktır. Bu iyiniyeti ve kararlılığı barış isteyen herkesin ve her kesimin göstermesi gerek.
Güzel sözler güzel yankılar meydana getirir. Tüm sorumlular, çatışmaları meşrulaştıran ve olağanlaştıran nefret söylemini terk etmeli, barış dilini, ahlakını ve değerlerini oluşturmada sorumluluk üstlenmelidir.