Türkiye tarihte nefret suçunun en fazla işlendiği ülke olduğu gibi, bugün de sürekli nefret suçu işlenmektedir. Bu nefret suçlarının kaynağı ise bizzat devlettir; devletin Kürt politikası ve eğitim kurumlarıdır.
Bugün Türk başbakanın her gün diktatör dediği Suriye baas rejiminin ayakta kalmasının temel nedeni azınlıklara yaklaşımıdır. Suriye, dinsel azınlıkların en özgürce yaşadığı Ortadoğu ülkesidir. Süryaniler, Ermeniler, Durziler inanç özgürlüklerini tam yaşamaktadırlar. Kürtler dışında diğer etnik topluluklar da nefret suçu ve özel dışlanmayla karşılaşmadan yaşamlarını sürdürüyorlardı. Bu yönüyle Suriye Türkiye’den yüz kat laik bir ülkeydi. Bugün dış güçler Suriye’de alternatif arayışı içine girerken bu konuda hassas olacak bir iktidar blokunu tercih ediyorlar.
Türkiye özel devlet politikalarıyla Türkiye sınırları içindeki Rum, Ermeni, Süryani, Êzîdîleri topraklarından koparıp varlıklarını ortadan kaldırırken; Suriye’de bu azınlıklar hiçbir biçimde baskı görmeden yaşıyorlardı. Türkiye’de 60-70 yıl önce ne kadar Rum, Ermeni, Süryani, Êzîdî ve Yahudi vardı, şimdi ne kadar vardır? Bunu ortaya koymak bile Türk devletinin azınlık topluluklara nasıl bir kaçırtma politikası uyguladığını kanıtlar. Türkiye dünyada tek tipleştirmede birinci ve şampiyon bir ülkedir. Tek, tek, tek deme ve bunu pratikleştirme konusunda bu düzeyde özel politikalar izleyen başka bir örnek yoktur. Bu yönüyle dünyanın en gerici ülkesidir.
Türkiye’de şu anda nefret suçları Kürtlere yönelmiştir. Diğer azınlıkları bitirdikleri için şimdi kelaynaklar düzeyinde bile kalmayan bu topluluklara mavi boncuk bile dağıtmaya çalışıyorlar. Çünkü artık onların varlıklarının hiçbir anlam taşımadığı bir Türkiye gerçeği vardır. Kürtler ise hala Türkiye’nin ‘tek, tek, tek’ politikası önünde engeldir. Türk devleti geçmişte diğer azınlıklar için uyguladığı politika ve süreci bu defa da Kürtlere uygulamak istiyor. İnkardan ve asimilasyondan vazgeçtik deseler de bu doğru değildir. Aksine TRT 6 ve seçmeli ders gibi örtüler kullanarak Kürtleri Türkleştirip yok etmenin politikası izliyorlar. Kuşkusuz Kürdistan’da da göçertme, anayurttan uzaklaştırma yapıyorlar. Ama Kürtleri sadece bununla bitirmek zor olduğundan asimilasyonu, kültürel soykırımı derinleştiren yöntemler uyguluyorlar. Kültürel soykırımını güçlendirecek biçimde barajlar ve göç ettirmeyi de yoğun olarak gerçekleştirerek demografik yapıyı bozuyorlar. Bu politikalar bilinçli, planlı ve adım adım uygulanmaktadır. Bunu görmemek ya Türk devletinin zihniyetinde olmak ya da kültürel soykırımı içselleştirmektir. Nitekim bir kısım işbirlikçi Kürt kültürel soykırımı içselleştirmiş bulunmaktadır. Bir kesim halk ise özel savaşın psikolojik harekatları gereği bu gerçeği görmemektedir.
Türkiye’de yirmi yıldır Kürtlere karşı çok ağır nefret suçları işlenmektedir. Kürtlere yönelik Türk toplumundan gelen ve nefret suçunun işlendiği yüzlerce olay vardır. Eğer bu saldırılar bir Türk-Kürt savaşına yol açmıyorsa bunun nedeni Kürt Özgürlük Hareketi’nin tutumudur. Kürt Özgürlük Hareketi milliyetçiliği değil halkların kardeşliğini esas almaktadır. Kürt toplumunun tepkilerini Türkiye halkına değil devlete yöneltmektedir. ‘PKK iç savaş çıkartmak istiyor’ sözü de aslında Kürtlere karşı işlenen nefret suçunu örtmek içindir. Hatta Kürtlere yönelik saldırıları kışkırtmak ve meşrulaştırmak için bu tür değerlendirmeler yapılmaktadır.
Türkiye’de Kürtlere karşı işlenen nefret suçunun arkasında devlet ve devletin istihbarat örgütleri vardır. Bu saldırılarla Kürtlerin iradesi kırılmak isteniyor. Bu yönüyle Kürtlere yönelik nefret ve linç saldırıları askeri ve siyasi operasyonların tamamlayıcısı olarak yapılmaktadır. Türkiye’de nefret suçu işlemenin bir cezai karşılığı yoktur. Şimdiye kadar yüzlerce defa Kürtlere saldırılmış ama bunların hiçbiri cezalandırılmamıştır. Çünkü bu saldırılar bir devlet politikasıdır. Kontrollü bir biçimde bu saldırılar yaptırılarak Kürtler korkutulmakta, ürkütülmekte ve sindirilmektedir. Böylece Kürt halkının iradesi kırılıp teslim olmaya yatkın hale getirilmektedir. Bu nedenle Kürtler üzerinde sürekli bir baskı kurmak için yer yer bu saldırılar yaptırılmaktadır. Amiyane deyimle Kürtler başını kaldırır hale gelmesin deniliyor. Bu politika romanların bile konusu olmuştur. Kemal Tahir’in bir romanında “Kürtlerin sürekli başında sopa tutacaksın, başını kaldırmasına fırsat vermeyeceksin, eğer başlarını kaldırırlarsa Kürtlerle baş edilemez” denir. Kürtler üzerinde gerçek yaşamda uygulanan politika da budur. Eğer böyle olmasaydı yüzlerce saldırıda birçok saldırgan nefret suçu nedeniyle cezaevinde olurdu. Biliyoruz ki birçok saldırıda saldıranlar değil Kürtler tutuklanmıştır.
En son Bingöl’deki polis ölümlerinden sonra BDP Elazığ ilçe başkanına saldırılmıştır. Bingöl BDP binası saldırıya uğramıştır. Zaten BDP binaları hazır saldırılacak yer haline gelmiştir. Bir yerde olay olduğunda hemen şovenist gruplar BDP binalarına ve Kürtlere saldırmaktadır. Antep’te BDP binasının polislerin gözü önünde nasıl yakıldığını biliyoruz. Çukurova, Ege ve Marmara’da BDP il ve ilçe binaları neredeyse şeytan taşlama yerlerine dönmüştür. Bir AKP binasına taş atılsa hemen kıyamet koparılıyor. Bu konuda başta BDP’liler olmak üzere herkes demokratik çevreler ve Kürtler hedef gösteriliyor. Ama Kürtlere ve BDP binalarına saldırı olduğunda bu normal vatandaş tepkisi olarak görülüyor. Pompalı tüfekle saldırıldığında Tayyip Erdoğan ‘normal vatandaş tepkisidir’ diyerek bu konuda kışkırtıcılık yapmıştır.
Türk başbakanının dili nefret dilidir. Nefret suçunu teşvik eden dildir. ‘BDP’lileri kastederek ihanet içindeler, Türk milleti her zaman ihanete gereken cevabı vermiştir’ diyerek saldırganlara hedef göstermiştir.
Türkiye’deki sıradan insanlar, Türkiye toplumu BDP hedef gösterildiğinde bunu Kürtler olarak anlıyor. Çünkü BDP demek bilinçli, yurtsever Kürt demektir. BDP demek haklarını arayan Kürt demektir. Bu nedenle Başbakan bizzat Kürt düşmanlığı yapmakta ve Kürtleri hedef göstermektedir. Kürtlere yönelik nefret suçunun baş sorumlusudur.
Kürtler Türk devlet politikalarına boyun eğerlerse tabii ki Kürtlere karşı bir yönelim olmaz. Daha doğrusu yönelimler örtülü olur. Hak istemediği, hak mücadelesi vermediği müddetçe Kürtler kardeştir, Kürtlere özel bir saldırı yoktur. Ama hak isterlerse her türlü saldırıyı hak etmektedirler. Bu nedenle Kürtlere yaklaşımın ne olduğunu Kürtlerin sessiz olduğu hak arama içinde olmadığı dönemlere bakarak değil, Kürtlerin hak talebinde bulunduğu ve bunun için mücadele ettiği süreçlere bakarak anlamak gerekir. Dolayısıyla AKP’nin tutumunu ateşkes süreçlerine ya da mücadelenin yükselmediği döneme bakarak değil Kürtlerin taleplerini istediği ve mücadeleyi yükselttiği sürece bakarak değerlendirmek gerekir. Kürtlerin taleplerini ileri sürdüğü, mücadeleyi yükselttiği dönemlerdeki AKP’nin tutumu da ortadadır.