Bir tanıma göre Ortadoğu, entrikalar bataklığı, henüz utanma duygusuyla tanışmamış görgüsüz diktatörlükler mezarlığıdır. 

Bataklıkta, hayatın rotasını yalanlar dolambacı belirler. Kralcıklar, babalarının bıraktığı boşluğu doldurmaya giderken, diktatör adayları, ülkenin kaynaklarına el koymaya, insanların geleceğini esir alıp, kaderi üstüne oturmaya koşarken, geleceğe dair yalan cennet vaadleri sıralarlar.

Çünkü, yalanlar üzerine kurulu hayat ikliminin, günde beş kere yön değiştirdiği bir coğrafyadır, burası. Herkes bilir ki vaadlerinin ömrü, ordu ve polis gücüyle, adliyenin emir eri haline gelmesine kadardır. Sonrası ise nefret ve dehşet günleridir.

Nefret, tiksinti derekesinde öfkedir. Dehşet de korku şaşkınlığı, öbür deyimle panik…

Ortadoğu’nun insan ikliminde, en çok nefret ve dehşet yetişir. Türk devleti de bu iklimin parçası, dolayısıyla dehşet ve nefret de insanların kaderi…

Atatürk’ten sonra İsmet Paşa rejimi, sonra DP iktidarı kurtarıcıydı. Darbeci generaller kurtarıcı olarak belirdiler ama dehşet ve nefretin atlıları olarak geçtiler tarihe…

AKP’nin kurucu dört neferinden biri olan Bülent Arınç, geçenlerde, “nüfusun yarısı nefretle bize bakıyor” diyordu.

Oysa AKP, bir zamanlar Ortadoğu türü bir kurtarıcıydı. Hatta, Amerika’ya göre, özgürlükçü demokrasi alanında, bölgenin rol modeli adayı idi.

Tıpkı ötekiler…

AKP’ye gelinceye kadar, Türklerin rejimi öylesine “model bir İslam ülkesi”ydi ki, seçkinleri bayramlarda, kafalarına aristokrasi artığı silindir şapka geçiriyor, yine Avrupalı asilzade kisvesinde frak, rendigot giyiyor, smokin içinde salonlarda kadeh tokuşturuyorlardı.

Ama öyle işte. Taklitle modernitenin modeli olunamıyordu. Taklitçiler ötede özlerine dönünce, dehşet ve nefretin kaynağı eylemlerinin eserleri yollara, dağlara saçılıyordu.

Günümüzün lideri Erdoğan, komşu ülkelere de model ihraca kalkışıyordu.

Suriye rejimi, Mısır’daki İhvan’ın paraleli “Müslüman biraderler” sokak ve meydan gösterilerinde tüfek, tabanca atışı, gaz bombalarıyla püskürtünce, Erdoğan “Allahı sevdiği için, onun yarattığı insanları da seven” olarak öfkeyle ayağa kalkıyor, bir haklar ve özgürlükler adanmışı olarak, insanların gösteri özgürlüğünü kısıtlayan Esad rejimine savaş açıyordu. Ankara’daki kabından taşıp, ta sınıra gidiyor, orada “Ey Esad, sokak ve meydanlarda gösteri yapmak, insanların temel hakkı, dokunulamaz özgürlüğüdür. Bilmiş ol, kan döken kanda boğulur” diye haykırmıştı.

Bununla da kalmıyor, rejime karşı derhal cephe açıp, sınıra  çadırlar dikiyor, insan kesen katiller, tecavüz ve talancılar içeriye akıyorlardı. Fakat, iki yüzlü, yalan bir dünyaydı bu. Esad’a savaş açanlar, kendi ülkelerinde üç kişiyi bir arada görünce kurşun yağmuru, zehirli gazlarla saldırıyor, ölüler mezarlığa yaralılar hastanelere taşınıyordu.

Esad’a katil diyenler, Roboskî’de Kürtleri topluca katlediyor (34 kişi), katiller önce kutlanarak kutsanıyor, sonra suçları “vatana hizmet” olarak iftihar defterine işleniyordu. 

Erdoğan, şimdi Anayasaya göre tarafsız olması gereken Cumhurbaşkanı. Yine Anayasa gereği, vatana ihanet suçundan başka, hiç bir eyleminden sorumlu tutulamayan…

Ama kanun bilmezliği, kural tanımazlığıyla hala Başbakanlık günlerindeki gibi, düşmanlarını belirleyip boy sırasına koyuyor ve besleme medya silahıyla üstüne abanıyor.

“Başbakanım” (Başbakanken, Cumhurbaşkanı makam olarak üstte ve yetişemiyor, onun dışında bakanlar, valiler, memurlar, köylüler, her kişi ve makam onundu. Cumhurbaşkanı olunca Başbakan da onun olmuş oldu) dediği Davutoğlu, ondan daha hızlı ve hiddetli olma yarışındaymış gibi bir tutumla, “canını seven sokağa çıkmasın” anlamına gelen sözlerle önüne geleni tehdit ederek Türk tipi demokrasinin burçlarına tüy dikiyordu.

Cumhurbaşkanı, rehin alınmış, ağzı kapatılıp başına silah dayanmış savcının fotoğrafını yayımlayan medyaya kızınca, Başbakan Davutoğlu bir adım daha ileri gidip, sansür uguluyor, adliye de soruşturma açıyordu. Oysa fotoğraf, dünyanın her yerinde haberdi. Cumhurbaşkanı ise aynı kanıda değildi.

AKP medyası ise ücretini hak etmeye çabalayan kiralık katil gibiydi. Ama kurşun yerine karalama, iftira, tehdit yağdırarak efendiye yaranmaya çalışıyordu.

Çünkü, Kürtlere söylenmiş yalanlara, gezi süreci yalanları, halk kesim ve topluluklarını birbirine düşürme fitne ve fesatlığı eklenince AKP’ye verilen destek tökezlemiş, boynu altında kalacak şekilde ayağı kaymaya başlamıştı.

Yapılacak seçimde yüzde 43 oranında oy alsa bile iktidar olamıyordu. Kaldı ki, bazı halk oyu yoklamalarında oy oranı yüzde 40’ın da altındaydı. Bunlar gidici…

Ortadoğu’da, kaybettiğini hisseden muktedir, kalıbını terk etmiş aklı, mantığıyla yeni suçlar işleyip, ülkeyi de nefret ve dehşet çukuruna sürüklüyordu.