İktidar ile faşizm arasındaki mesafe hızla kapanıyor. Hükümet öncülük, Erdoğan ise liderlik vasfını kaybetmiş bulunuyor. Daha çok savaşla şiddetle anılıyor. Umut ve kazanımları yok etmeye odaklanmış bir siyasal anlayışı her zamankinden çok toplumsal refleks haline getiriyor. Deneysel takılma, etnik ayrımcılık ve temizleme, tarihi haksızlık, aşağılama, küçümseme vs. hız kesmiyor…
Öyle bir iklimdeyiz ki; nefret, hakir görme, ötekileştirme şiddete eşlik ediyor. Geçmiş ile gelecek arasındaki zaman aralığını esir alan şiddet de nefretle yan yana duruyor.
Kürtler hayata tutundukça bu nefret ve şiddet dürtüsü daha da derinleşiyor; Kürtleri hayatın kıyısında da değil, “dibinde”  görmek isteyen ruh halleri garip ve sevimsiz törenler eşliğinde giderek tüm toplumu esir alıyor…
Bu histeri, kendilerini; Kürtleri “yedi kat yerin dibine” iterek tamamlayabileceğini sanan ve bundan tarifsiz haz alan kalabalıklar, Türkiye tarihinin insani birikimini de tüketmiş oluyor. Bu da, Van örneğinde olduğu gibi dramı trajediye dönüştürme maharetini gösteren iktidarın ve iktidar yakınlarının, Kürtleri “kurban ve kobay” olarak kullandığının itirafı olan şu cümlede özetleniyor: “Potansiyelimizi görmek istedik…”
* * *
Amaçlı yaşayan, düşünen duyarlı insanlar böyle bir tabloda doğal olarak geleceği güzelliği değil, geçmişi 90’lı, 80’li yılları görüyor ve öylede algılıyor. Bu da yenilmiş korkuların ve kaygıların yeniden iktidar davranışı haline geldiğine işaret ediyor.
Bu davranışa kayıtsız kalmayanlar bir biçimde etkisizleştiriliyor. Kürt politikacılarından sonra duyarlı ve saygın Profesörler, yazarlar, yayımcılar da içeri alınıyor.  
Dünya, bizi içine alan doğa ve bu doğada oluşturduğunuz ilişki ve yaşayış biçimleri “güven duygumuz” kadar sevgi gücümüzü de belirliyor.
Bu güven kırıldığında Arendt’in dediği gibi, sevgi duygusu da, anlam ve uzlaşma arayışı için bir temel oluşturmaktan çıkıyor…
Öyle de gözüküyor… Hayata ve insana güveni olmayanların (başta iktidar) “sevgi duygusu” yitiyor ve böylece uzlaşma arayışı için temel oluşturmaktan çıkıyor.
Kürtler hayata tutundukça bu uzaklık daha da artıyor ve her santimi, her basamağı iktidarın elinde, Kürtleri dünyaya, hayata, amaçlarına yabancılaştırma aracına dönüşüyor.
* * *
Hayata dair çelişkiler, karmaşık problemler düşünmeyi tetikler ve problemleri doğrudan yaşayanları kaçınılmaz olarak yeni arayışlara iter.
Arendt bu gerçeği şöyle özetler: “Düşünme, gerçekliğin parçalara ayrılması ve bunun sonucunda insanın ve dünyanın birliğinin bozulması ile baş gösterir. Bundan da daha uyumlu ve daha anlamlı başka dünya gereksinimi doğar.”
Kürtlerin “başka dünya” gereksinimi – ki bu temel problemlerini aşmış yeni, demokratik bir Türkiye’dir- öznel bir zorlama değil, “insan ve dünyanın birliğinin bozulmuş olması”yla ilgili bir arayış olarak öne çıkıyor. Geçmiş ile gelecek arasında bir problem olarak duran “şimdi”yi insan aklına ve yaşayışına uygun hale getirmeyi amaçlıyor. Demokratik aklı, söylemi, eylemi aynı kodları taşıyor…
Böyle bir eylemin desteklenmesi gerekirken, sövgüyle karşılanması Kürtlerin acısı, Türkiye’nin ise ayıbı olarak duruyor…

Ve ne yazık ki TİMES’in da yazdığı gibi “Türk gururu, başka türlü durumda yaşayacak olanların (Kürtlerin) kanı ve kırık kemikleri üzerine inşa ediliyor” ve Kütlere karşı acımasızlık ve duygusuzluk hali halklar arasında derin yaralar açarak devam ediyor…


delildep@gmail.com