"Ne yapsa çatılmış hilelerin 'dar'ından kurtulamaz, artık ortadan bölünmüş bir gecedir Kasım." 

Ağaçlar dar çatılınca; kahırdan "dar ağacı" olur, meyvesi ölüme, gölgesi zulüme vurur. Pazar gecesinin sesi tükenmiş gün mesaiden önce başlamış kalemler kırılmış hüküm kılınmıştır. Ak sakalının avuç içine düşen kısmını ovuşturuyor Seyit. Cesaretini dağ başlarının hırçınlığında koşturuyor ve baş eğmez mazlum halkının ikrarını manifesto gibi haykırıyor;

"Senin hile ve entrikalarınla baş edemedim, bu bana dert oldu. Ben de diz çökmedim; bu da sana dert olsun." 

Deccal yüzüne çarpan bu aforizma ile sarsılıyor. Yüzünü duvara çarpıyor, susuyor, söz söyleyecek dili kalmıyor. Toprak kanıyor, ay soluyor, cellat yağlı urganla bekliyor. 

Tekmil artık her şey, gece yolculuğa hazır. Sonsuzluğa açılan perdeden Seyidim'in sesi düşüyo gerdenına şehrin. Meydan insan seli değil ama sesi vuruyor şah damarına beşeriyetin.

"Evladı Kerbalayız, bi hatayız, ayıptır günahtır zulümdür" diyor ve itekliyor devletin cürmünü. Toprağın bağrına basıyor ayaklarını, adımlıyor mesafeyi celladın paslı elini tersliyor, yağlı urganı boynuna geçirip kürsüyü tekmeliyor. 

Devletin erkanı sarsılıyor, kaidesiz kalıyor insanlık, yaşına rağmen ak sakalından bir tel titremiyor. 

Seyit Rıza; oğlu ve Dersim yiğitleri ile, şehrin "dar" edilmiş meydanında, sabaha yaklaşan dünyanın orta yerinde infaz ediliyorlar. Seyid'in ölüsünden bile korkan erkan; ya ölüleri yakıyor Ya da mezar yerlerini gizleyerek açıklamıyor, unutturmaya çalışıyor. 

Her çakıl taşını yoldaş eylemiş, her dağa kirve demiş, her ağaca ikrar vermiş bu ulu derviş; taliplerinden halkından koparılmak istense de yılların ard-arda geçmesi buna hükmedemiyor.

Kendi halkının davasını dağ taş demeden ömrünce sürdüren Seyit Rıza idam edildiğinde artık yaşlıydı. 1937 yılı aslında Dersim için başlı başına iç ihanetlerin en çok yaşandığı dönem olmuştur. İşgal projesini, karakollar kurarak geliştirmeye çalışan devletin niyeti anlaşılınca, Pax köprüsü yakılır ve suya atılır. Bunu gerekçe gösteren devlet açıktan harekat başlatır. Ancak ne Dersim direnişçilerini ne de hırçın dağları aşamayınca geri çekilir. Bu hesap tutmayınca işbirlikçileri devreye koyarak önce Sahan Ağa'yı üvey kardeşine öldürtürler. Dersim'in omurgası kırılır adeta. İhanet zinciri devam eder. Kirvesini ikna ederler, kadim dostluk tek taraflı sinsi bir düşmanlığa dönüşür. Kirvesini kucaklamaya giden Alişer gafil avlanır. Alişer ve Zarife hanımı kuşatır katleder ve kellelerini keserek devlete teslim ederler. Bu iki olay birkaç ay içinde olur. Seyit Rıza ve Dersim'in umudunun kırıldığı dönemdir. 

Bu durum Seyit Rızay'ı bir şekilde gidip Erzincan'da devletle görüşme ve olabilecek soykırımın mümessili olmama noktasına çeker. Ancak asla beklediği iyi niyeti göremez ve malum sonuç ortaya çıkar. 

Osmanlılardan süre gelen "Dersim'e sefer olunur zafer olunmaz" itirafı ile 1938'in alt yapısı düşmanca hazırlanmıştır. Karakol yapımları Dersim'in iç bölgelerine kadar yayılır. Mansuran Köyünde Hesene Qaşik, karısına sarkıntılık yapan yedi askeri balta ile öldürür. Bu artık geri dönüşü olmayan bir mazerettir. Havadan karadan saldırı başlar. Binlerce insan katledilir, çocuklar kadınlar hunharca öldürülür. Geri kalanlar sürgün edilirler. Yaklaşık 78 yılı dolduran bu menfur idam kararı her Dersimli için kara bir gündür. Kasım Ayı her gelip kapımıza dayandığında Seyit Rıza'nın idamı gelir Ahmet Kaya'nın sazının teline dolanır. Şarkıları ile Seyidi selamlayan Ahmet Kaya bir sonbahar günü Kasım Ay'ını ortadan bölerek çeker gider. Aynı günlere gelen bu ölümün en hazin kısmı sürgünde ve ülke hasreti ile erimektir. Haksız, adaletsiz, allahsız, kitapsız bir ölümdür. 

"Siz benim nasıl yandığımı, siz benim neler çektiğimi nerden bileceksiniz?"