
Hollanda’da çalıştığı işyerinden iki hafta izin alarak Ocak ayında Wan’a gidip, depremzedelere yardım eden Bahriye Ulucan, izlenimlerini bizimle paylaştı.
Ulucan Wan’a gidiş sürecini şu şekilde anlattı: “Hollandalılara ait bir internet sitesinde bir grubun Wan’a gitmeyi planladığını görmüştüm. Ben de onlara katılmayı düşündüm. Ancak bana ihtiyaç olmadığını söylemişlerdi. Daha sonra ise Türkiye’nin izin vermemesi dolayısıyla grubun gidemeyeceğini gördüm. Ben kendim gitmeye karar verdim. İzin sezonu da değildi, ama iş yeri tatil iznimi Wan için kullanmama izin verdi.” Bahriye Ulucan, Wan izlenimlerine ilişkin sorularımızı yanıtladı.
Wan’a ilk ulaştığınızda nasıl bir manzara ile karşılaştınız?
Hollanda’dan İstanbul’a, oradan da Diyarbakır’a gittim. Diyarbakır’da ise bir kaç öğrenci ile birlikte Van’a geçtim. Yollar çok kötüydü. Van’a girişte şehirde bir ışık yoktu. Sadece çadırlardan süzülen ışıklar görülüyordu. Hayalet bir şehir görünümü vardı. Bir aileye gittik. Çocukları ve yaşlıları Mersin’e yollanmışlardı. Van’a kar yağmıştı. Gittiğim evin suları donmuştu. Ertesi sabah, Van Gönüllüler Masası’na gittik. Oradan Halkların Kardeşliği Çadırı’na uğradık. Çadırın içinde 30-40 yatak serilmişti. Bir soba vardı. “İhtiyaçlarınız nedir” diye sorduğumda bana stokların bitmek üzere olduğunu söylediler. Yine dışarıdan gelen yardımların belediyeye verilmediğini, bunun önünde yasal engellerin olduğu söylendi. Gönüllüler Koordinasyonu’ndaki bir kadın görevliye, Avustralya’da bir arkadaşımın yardım amacıyla para yolladığını söyledim. Bana bir çok prosedürden bahsetti. Aklım iyice karışmıştı. Şu anda ismini hatırlamadığım bir kuruluştan bahsederek, oranın tavsiyesine göre hareket etmem gerektiğini söyledi. Bilmediğim bir şehirdi. Ne yapacağımı, nereye gideceğimi bilmiyordum. Daha sonra da Halkların Kardeşliği Çadırı’ndan bir kişi beni durumu kötü olan ailelere yönlendirdi. Bir korku da yaratılmıştı. Belediye çalışanları da rahat hareket edemiyorlardı.
Halkların Kardeşliği Çadırı’nda her akşam Kürtçe dersler veriliyordu. Her akşam bir tema üzerine bir filme bakılıyordu. Orada Van’da okuyan Hakkarili bir öğrenci ile tanıştık. O da ninesi ve kardeşleri ile birlikte kalıyormuş. Kiraladıkları ev yıkılmış çadırda kalıyorlardır. Deprem sırasında yaralanan ninesini Mersin’e göndermiş. Ona tanıdığı fakir ailelere beni götürmesini rica ettim. Onlara bir miktar para yardımında bulundum.
Kadın ve çocukların durumu neydi?
Eşi tarafından sokağa atılan 4 çocuklu bir kadına gittik. Kadının oğlu yola gelip bizi karşıladı. Çocuk 16 yaşındaydı. Ailesine bulaşık yıkayarak yardımcı oluyor, yiyecek ihtiyaçlarını da restoranttaki atık yiyeceklerle karşılıyorlar. Bu aile, şehrin dışında çok ince bir piknik çadırının içinde kalıyordu. Van’da kaldığım süre içinde tek bir tane Kızılay çadırı gördüm. Çok kar yağdığı için o gün başka ailelere gidemedik. Ertesi gün Hakkarili öğrenci bizi tekrar başka bir aileye götürdü. İlk gittiğim ailede kadının eşi, bir kan davasında iki ateş arasında kalmış ve ölmüş. Esendere mahallesinde kalıyordu. Eşi öldüğünde kadın dördüncü çocuğuna hamileymiş. Hayırseverler bu kadına kendi birikimleriyle bir ev yapmışlar. Depremde de ev ağır hasar gördüğü için yıkılma kararı alınmış ama kendisine çadır verilmediği için kadın çocukları ile birlikte o evde kalmaya devam ediyordu. Bu kadının görme yetisi ise çok zayıftı. 3 çocuğu okula gidiyordu. Prefabrik ev ve çadıra yazılmştı ama hala birşey verilmemişti ona... Ancak o evde oturması da yasaktı. “Tehlikeli ama dışarda kalırsak donarak ölürüz” dedi.
Yine depremde yaşlı bir dede ailesini kaybetmişti. Kimsesizdi ve hastanede kalıyordu. Komşularının yardımı ile ayakta kalabiliyordu. Bu anlattığım ailelere hem elimdeki hem de Avustralya’daki arkadaşımın gönderdiği para ile yardım ettim. Tabii yetmedi. Yine bir geline rastladım. 40 günlük bir bebeği vardı. Babasına götürmüşlerdi. Eşi askerdi. Komşusu bizden onun için yardım istemişti. Başkaleli bir kadını daha tanıdım. Alnında dövmesi vardı. Yerel kıyafetler giymişti. 6 çocuğu olan bu kadının eşi köylerinin yakıldığı sırada öldürülmüş. Kirada kalıyordu. Bulunduğu ev hasarlıydı.
Yaşam dolu bir kadın daha vardı. 3 yıllık evliyken eşini kaybetmiş, kaynı ile evlendiriliyor. Eşi daha sonra onu terkediyor. Çalıştığı okul yıkıldığı için de işsiz kalmıştı. Kirada kalıyor ama iş bulamıyordu. Onu bir süre otobüs durağında beklemiştik. Çünkü çarşıya iş aramaya gitmişti.
Bir aile daha söylenmişti ancak onları göremedim... 7 kız cocuğu, anne ve babalarını depremde yitirmişlerdi. Komşularının yardımları ile geçiniyorlardı. Onlara yardım edemedim çünkü param kalmamıştı.
Aileler acil olarak neye ihtiyaç duyuyor? İşsizlik günlük yaşamı ne ölçüde etkiliyor?
En büyük sorun gıda sıkıntısı. Bir aş evi var ama oraya ulaşmak için toplu taşıma araçlarına binmeleri lazım. O kadar paraları yok. İnsanların elindeki paraları tüketmişler. Yine işsizlik çok. Şehire sonradan göç etmiş ailelerin durumu depremden önce de çok kötüymüş. Depremle birlikte durumları daha da kötüleşmiş. Deprem öncesi çalışanlar deprem sonrası işsiz kalmış.
Sürekli bana mendil satmaya çalısan 6-7 yaşlarında bir çocuk vardı. Birgün ona dedim ki, ‘Yeter her taraf mendil doldu’... O da bana “Dileneyim mi abla” dedi. Böyle demesi beni utandırdı. Van’da hiç dilenen görmedim...
Ekmek dağıtan fırıncının çırağı vardı. 11 yaşlarında bir çocuktu. Her gördüğümde ‘lavuko’ diye sesleniyor, o da bana bakıp gülüyordu. İnce bir ceketle dolaşıyor, çok erken saatlerde çalışmaya başlıyordu. Elleri hep kıpkırmızıydı. O kaygan yollarda bisikletiyle ekmek dağıtıyordu.
Bir de Wan’ın afet bölgesi ilan edilmesi konusu çok tartışıldı. Wanlılar bu konuda ne diyor?
Konuştuğum bütün insanlar şunları söylüyorlardı: “Trabzon’da bir sel oldu. Orayı hemen afet bölgesi ilan ettiler. Burada koca bir şehir yerle bir oldu Erciş’te taş üstünde taş kalmadı hala afet bölgesi ilan edilmedi. Ayrıca bize gelen yardım paketlerinin bazılarında Türk bayrakları, taş sopa çıktı.”
Konuştuğum yaşlı bir amca ‘Bu terbiyesizliktir. Alay etmektir’ diyordu.
İlk gittiğimiz evin alt tarafinda iki bina vardı. Bir 9, bir de 6 katlıydı. İkisinin ilk 3 katına ‘çürük’ raporu verilmiş ancak üst katları ise ‘sağlam’ sayılmıştı.
O üst katta oturanlardan biri, ‘bu alt katlara yıkım kararı çıkanlar, yıkımı yaparken bizi havada mı tutacaklar’ diye soruyordu.
Devlet yetkililerinin bahsettiği prefabrik evler için gözlemleriniz nedir?
Prefabrik evler taşıyan çok sayıda TIR şehire ard arda geliyordu. Ancak bunların emniyet, valilik ve askeri görevlilere verildiği bilgisini aldım.
Yanan çadırlarda yaşamını yitiren insanlar var. Düşük yapma ve erken doğumun yüksek olduğu söyleniyor. Yeni donan insanların haberleri geliyordu. Eksi 20 derecede piknik çadırında yaşayan insanlar var. Herkes etraftan çadırları için naylon topluyor. Kar birikince çadırlarda çökmeler de oluyordu. Elektrik olmadığı için tüple ısınmaya çalışınca çadırlarda yangınlar çıkıyordu.
Bu ortamda ne gibi hak ihlalleri ya da suçlar ortaya çıkıyor?
Adana’dan hırsızlık amaçlı çetelerin geldiği söylentisi vardı. Yine organ mafyası korkusu da vardı. Çocukların kaçırıldığı söylentileri de vardı. Bu konularda bazı söylentiler kulağımıza geliyordu. Yine orada sadece bir trafik polisine rastladım. Trafik ihlalleri çok oluyor. Van’a giriş kolaydı. Hiçbir yerde kontrol edilmedik. Ancak çıkışlar zordu. Kontrol noktaları vardı. Kuyruklar oluşuyordu. Etik olmayan yaklaşımlar vardı. Bu kontrollerin sigara kaçakçıları için olduğu söylüyorlardı.
Van’da nereye dokunursan bir yara, bir sorun var. Eğer bu duruma karşı birilerinin içi yanıyorsa, bir öğrenciye ya da bir aileye yardım etmeli.
BİRGÜL ROAVA/DEN HAAG