Bu tarih yazılı ve yazısız diye ikiye ayrılır. Yazısız tarih, arkeolojik kazılar ile elde edilen bulgularla yorumlanır, tespit edilmeye çalışılır. Bu kazılar sonucu bulunan eser veya yapılar incelenerek insanlığın tarihi ve gelişimi analiz edilir. Yazının çıkış yeri de böylesi kazılarda elde edilen buluşlar sonucu tespit edilmiştir.
Arkeoloji biliminin şimdiye dek konuyla ilgili gerçekleştirdiği tüm çalışmalarda bize yazının ilk kez Mezopotamya’da Sümer uygarlığı döneminde icat edilip kullanıldığını göstermektedir. Kazılarda bulunan taş ve kül tabletlerde kimisi kabartmalı kimisi de kazıtma metoduyla iki tür yazının işlendiğini görmekteyiz. Yeri gelmişken diğer bir tarihsel gerçekliği de belirtmekte fayda var. Sümer uygarlığı ile mitoloji, teoloji, matematik, takvim, kentleşme, ilk yazılı hukuk ve yasa, edebiyat ve sanat gibi alanlardaki icatlarla insanlık tarihi açısından devrim niteliğinde bir dönem yaşanır.
Yazıyı, insan düşüncesinin belli imlerle saptanması ve kelimelere dönüşerek yazıya dökülme eylemi olarak tanımlamak mümkündür. Yazı, düşüncenin yoğunlaşması, duyguların olgunlaşması ve her ikisinin de analitik zeka ile duygusal zeka tarzında planlı bir tasarımla farklı konular temelinde kaleme alınması, başka insan ve topluluklarla paylaşılmasıdır. Yazıyı bir verme ve alma eylemi olarak da görmek mümkündür. Düşünüp yazarak verir, yazılmış olanı da okuyarak alırız. Yazının yaşamımızda oldukça derin bir önem ve anlamı olduğu tartışmasızdır. Yazılan her yazı, okunan her kaynak bilgilenme, aydınlanma ve öğrenmedir. Her yazı farklı bir bilgiyi, bir anlam ve öğrenimi yani farklı düşünce, farklı duygu ve farklı bakışları ifade eder.
“Yazmak herşeyle ilişkiyi kesmektir.” demiş Albert Camus. Demek ki güzel ve nitelikli bir yazıyı, bir ürünü elde etmek için evvela sessiz bir mekan, uygun bir zaman ve dingin bir ruha elverişli bir ortamın olması, olmazsa olmaz kabilindedir. Yazı anında düşünsel, ruhsal ve fiziksel olarak mekan ve çevreyle tümden kopmalıyız. Kendimizi kaleme ve kalemi yönlendiren, besleyen Düşünce ve duygularımıza tamamen teslim etmemiz gerekir. Güzel, derinlikli ve doyurucu bir yazıya ulaşmak ve yaratmak için paylaşılmaz bir yalnızlığa sahip olunması gerekiyor. Zira her insanın kendini tanıması için, kendini anlaması için sadece kendine ait olduğu an olan paylaşılmaz bir yalnızlığa ihtiyaç duyar. Paylaşılmaz yalnızlık, insanın kendine ait olduğu en özgür andır. Bir çoğalma eylemidir aynı zamanda; zaman ve mekanda çoğalıp tarihe mal olmalıdır yazı. Roman, öykü, anı, makale, şiir, deneme, biyografi ve mektup. Bunlar insanı insana, insanı insanlara taşıyan, onlarla buluşturan yazımsal araçlardır. Yazı sadece bir araçtır. Bilginin, düşüncenin farklı görüş, felsefe ve ideolojilerin kendilerini yazımsal yolla kitlelere ve insanlara tanıtma, taşırma ve öğretme aracıdır. Yazı ruhun boşalması ve nefes almasıdır. Dolup taşan iç dünyamızı yağmur yüklü bir bulut gibi yağdırır. Olgunlaşmış bir meyvenin zamanını doldurup dalından düşmesi gibi yüreğimizin bellek ırmağında yoğunlaşıp zamanı gelmiş olan düşünce ve duygularımızda imler, sözler ve kelimelerle buluşurlar. Bu açıdan yazı içsel yolculuklarımızı, duygu ve düşünsel derinliklerimizin demlenip kelimeler ırmağına dönüşerek dışımıza akmasıdır. Duyguların duygularla buluşması, düşüncenin düşünceler yaratması ve çoğalmasıdır, yazmak! Sosyolojik, kültürel, edebi, sanatsal ve siyasal bazda felsefi bilginin üretimidir. İnsana, hayata ve doğaya dair her şeyi imler ve kelimelerin gücü ve diliyle tarihe mal ederiz. Soyut olan söz gidici iken, imler yoluyla tasarlanıp somuta dönüşen yazı ise kalıcıdır. Şüphesiz pratik yaşam bulmayan her söz gib yazı da salt yazı kaldığı sürece soyutu ifade eder.
Yazı paylaşmak demektir! İnsana ve yaşama dair maneviyat olan duygu, düş ve düşünceyi ifade eder. En arı, en sade, en derin ve en hesapsız paylaşım biçimidir. Yazılı paylaşım sözlü ve görsel paylaşımlardan daha büyük, daha özgür, daha sağlam ve daha güvenli olduğundan anlam ve değeri de daha büyük, daha güçlü olmaktadır. Sözlerin ifade edemediğine,  dilin dokunamadığına yazı korkusuz ve kaygısızca dokunur, anlatır. Bu anlamda yazımsal paylaşım, paylaşımların en kutsal alanıdır. Kutsallığı insan endeksli ve insan merkezli olan insanlığından gelir. Yazmak, uzaklara uzanmak, uzaklara dokunmaktır. Uzağı yakına, yakını uzağa taşır. Soyut da olsa duygusal ve düşünsel bir kavuşma ve buluşmayı ifade eder. Örneğin, bunun en bilinen aracı olan mektup yazımdır.
Mektup, duygu ve düşüncelerle yoğrulmuş sevgiyi temsil eder. Diğer bilinen tüm yazımsal paylaşım türlerine karşın mektup, özel ve özgün bir paylaşım biçimidir. Özlem ve hasretin sessiz çığlığıdır. Anmayı, anımsatmayı, hatırlatma ve hatırlatmayı ifade eder. Unutmama ve unutulmamadır mektup. İnsan duygusuna dair yazımsal paylaşımların teknolojinin tuşlarına yenik düştüğü günümüz dünyasında, ellerle dokunan tek paylaşım aracı mektup olunca, manevi anlamı daha bir önem kazanmaktadır. Bundan dolayı bilişim çağında mektupta ısrar etmek bir direniştir de.
Mektupta duygular kağıda dökülür, sözün güzelliği duygu ve düşüncenin gücünü gösterir. Ruhu ve yüreği güzel olmayanın duygu ve düşüncesi de güzel olmaz. Yazı ruhun dinginliği ve ruhların özgürlük eylemlerdir. Zamanı gelmiş bir duyguyu, bir düşünceyi hiçbir güç ve hiçbir yasak engelleyemez. Kendini ya yaşatır ya da engellere isyan eder. Ya da söz konusu duygu ve düşünceyi kendi içinde öldürür. Bu da yazarı hasta eder. Tarihteki bazı büyük şair ve yazarların 30’lu yaşlarında kanser ve benzeri ölümcül hastalıklar sonucu hayata veda etmeleri, kendi iç dünyalarındaki duygu ve düşüncelerine güç getirmemeleri ve kelimelerin acılar deryasında boğulmalarına bağlayan var. Gerçek yazar, hayatı herkesten daha çok derinden yaşar. Mesela Sait Faik, “yazmazsam eğer deli olurum” demiş. Dolayısıyla olgunlaşıp demini alarak zamanı gelmiş olan duygu ve düşünceler boşalıp dışımıza akmazsa, zaman içinde kendi sahibini çıldırtır ve hasta eder.
Yazı emeğin sevgi ile, sevginin emekle yaratılışını anlatır. Yazı manevi emeğin yoğunlaşmış ifadesidir. Manevi emeğin sonucu olan bir yazı, beyin ve duyguların üretimidir. Bu bağlamda soyut da olsa yazımsal emek yüzde yüz insan orijinli demektir. Kötü yazı yoktur. Gelişmemiş, derinleşmemiş, büyümemiş ve sınanmamış duygu ve düşünce vardır. Güzel yazı güzel duygu ve düşünceden doğar. Güzel duygu da özgürleşen duygudur. Güzel ve özgür duygu ve düşüncelere ulaşmak için okumak, okumak, okumak, dinlemek, görmek, yaşamak gerekiyor. İşte budur güzel yazıya giden yol...

* 1993 yılında PKK davasından cezaevine giren siyasi tutsak Nesimi Kalkan’a 5 yıl önce çölyak hastalığı teşhisi konuldu. Durumu zaten ciddi olan Kalkan, iki hafta önce Diyarbakır D Tipi Kapalı Cezaevi’nden Erzurum’a sürgüne gönderildi. Kalkan, geçtiğimiz günlerde ailesini aramadığı imkanını bulduğunda kızı Bêrîtan’a cezaevi yönetiminin ilaçlarını vermediğini, bunun için daha fazla dayanma gücünün olmadığını bildirdi. PolitikART’a bir süre önce gönderdiği mektubunda şunları yazmıştı: “İyiyim diyeyim ki iyi olayım. Hastalığımı mektuplarda paylaşmamayı prensip ettim. Siz istediğiniz için yazdım. Hediye Aksoy, A. Samet, Mehmet Aras gibi durumları daha ağır olan arkadaşlar dururken kendimi gündem yapmaya vicdanım ve yüreğim el vermiyor.”