
Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kars Milletvekili ve Parti Sözcüsü Ayhan Bilgen, HDP Eşbaşkanları ve milletvekillerinin gözaltına alınması ve tutuklanması ardından yaşanan süreci ‘kritik bir kavşak’ olarak tanımladı ve tüm demokrasi güçleri ile halka çağrıda bulundu: “Buna kimse mahkum değil. Bu bir sınav, bir yol ayrımı. Herkes, bütün kazanımlarını kaybetmek ve bir iç savaşa sürüklenmek ile bu sınavı başarıyla vermek ve bu musibetten kurtulmak arasında bir yol ayrımındadır. Böyle kaos ortamlarında kararlı duran kazanır. Elbette bedel ödeyerek kazanır, büyük acılar yaşayarak kazanır; ama kazanır. Savrulan, net tavır sergileyemeyen, bir biçimde tutarlı yaklaşımını ısrarla devam ettiremeyen, kesin kaybeder. Biz kazanmak için çalışacağız.”
Eşbaşkanlar Demirtaş ile Yüksekdağ’ın da aralarında olduğu HDP milletvekillerinin gözaltına alınması ve tutuklanmasını, HDP Sözcüsü Ayhan Bilgen’le konuştuk.
Her şeyden önce: Bu yaşananı özetle nasıl tarif etmek, tanımlamak gerekiyor?
Bu, Türkiye’nin yeni iktidarının dizaynıdır. Devleti ele geçiren kadronun demokrasi adı altında çıktığı yolda tümüyle faşizan bir rejim kurmasının bir merhalesidir.
Nasıl bir dizayn söz konusu? Ne planlıyorlar da sizi bu kadar susturmak istiyorlar?
Önlerinde engel olarak gördükleri en direngen, en net muhalefet odaklarını, 15 Temmuz’u da fırsata çevirerek tasfiye etmeye çalışıyorlar. Tabii ki demir leblebi olarak gördükleri aktörler var.
Bu tablo, çok net bir biçimde, HDP’yi parlamento dışına itmek, toplumda kamplaşmayı derinleştirmek ve daha milliyetçi oyu ve seçmen kitlesini kendisine yedeklemek girişimidir. Başkanlık hesabının, önümüzdeki aylarda belki idam tartışmasıyla birlikte, hatta bir biçimde yeni anayasa vitrini, imajıyla birlikte hayata geçirilmesinin sağlanmaya çalışılmasıdır.
Bir yandan da Ortadoğu’daki gelişmelerle birlikte anılıyor yaşananlar. Mesela Suriye’ye daha doğrudan bir müdahale planı olduğu konuşuluyor. Bununla da bağlantılı düşünülebilir mi yaşadıklarımız?
Yani karşımızda bölgedeki iddiaları tümüyle boşa çıkmış bir rejim var. Irak’ta da, Suriye’de de... Mesela bırakın Musul’un geleceğine dair inisiyatif kullanmayı, ne masada ne de sahada hiçbir karşılığı olmayan bir pozisyona düştüler. Dolayısıyla da uluslararası arenadaki başarısızlığı örtmenin yolu, içeride toplumsal psikolojiyi başarıya motive etmek için iç düşmana yönelmek, Kürtlere saldırmaktır. Bunu tercih ettiler. Bu, tahkim stratejisinin iç politika ayağıdır.
Peki artık bundan geri dönüş yok mu? Vaziyeti, devletin yaklaşımını artık böyle mi kabul etmek gerekiyor?
Gayet tabii şu var: Buna kimse mahkum değil. Bu bir sınav, bir yol ayrımı. Herkes, Türkiye’deki bütün toplumsal dinamikler, emek hareketi, kadın hareketi, insan hakları hareketi, muhalefet, geçmişte nerede durmuş olursa olsun, hangi çelişkiler içinde olmuş olursa olsun, bütün kazanımlarını kaybetmek ve bir iç savaşa sürüklenmek ile bu sınavı başarıyla vermek ve bu musibetten kurtulmak arasında bir yol ayrımındadır. Toplumlar demokrasiyi böyle hak ederler: Bedel ödeyerek, doğru zamanda doğru yerde durarak, kırılma anında doğru tepkiyi örgütleyerek...
Asla karamsar olmamak lazım. Teslim olmak, umutsuzluk içinde hareket etmek asla doğru olmaz. Bugün bütün güç ellerindeymiş gibi bir algı oluşturmaya çalışıyorlar ama aslında saldırganlıkları zayıflıktan, çaresizlikten kaynaklanıyor.
Bunu çok sık söylüyorsunuz. Gerçekten zayıflar mı? Bunu nasıl gerekçelendiriyorsunuz?
İki açıdan çok net bir tablo var.
Ben şahsen mahalledeki esnafla da, bindiğim toplu taşıma aracındaki insanlarla da konuşuyorum. İnsanlar korkudan yüksek sesle konuşmuyor, renk vermiyorlarsa da, bir felakete gidildiğinin, çok tehlikeli bir yere sürüklenildiğinin farkındalar. Zaten onun için de artık toplumu ikna etmeye yönelik bir çaba yok. Biraz deliliğe vurma, çamura yatma, tehdit etme, şantaj kullanılıyor. “Ya kaosa sürüklenirsiniz ya da beni başkan yapacaksınız” gibi bir tehdit siyasetine gidiliyor. Bu, bir zayıflık işaretidir.
İkinci zayıflık işareti, ittifaklarıyla ilgilidir. 15 Temmuz akşamı, elbette bütün karanlık boyutlarıyla, spekülatif yanlarıyla birlikte, sonuç itibariyle en kaba şekliyle söylemek gerekirse, Silahlı Kuvvetler içindeki bir kanatla kurulan ittifakla atlatılmıştır. Taraflar, birbirleriyle ittifak yapıp rakip gördüklerini, hasım gördüklerini tasfiyeye yönelmiştir. Ama bu ittifakın ne kadar ilerleyebileceği çok önemli. Ben bu ittifakın uzun süre devam ettirilebilir bir ittifak olduğunu düşünmüyorum.
Neden?
Erdoğan, kendi kişisel hesaplarıyla resmi ideolojinin, devletin hassasiyetlerini şu anda buluşturmuş görünüyor. Fakat bu, sonuç itibarıyla tek egemen olma kavgasıdır. Ya karşı taraf tasfiye olacak ya da varlığını koruyarak bu süreçten çıkacak. Ben daha örgütlü, daha organize olanın, planlayan ve yönetenin Erdoğan değil, Erdoğan’ın boynuna davulu asıp tokmağı eline verenler olduğu kanaatindeyim. Erdoğan, süreci kendisinin yönettiğini, planladığını sanıyor. Bundan faydalanacağı kesin; izniyle, bilgisiyle, onayıyla oluyor; ama sonunda kazanan o olmayacak.
Peki, o sona ulaşmadan evvel daha ne kadarına sizce cesaret edebilirler? Şimdiye kadar sürekli dozajını ‘bir tık’ yükselterek baskıyı sürdürdüler. Daha ne görebiliriz?
Geleneksel, temsili demokrasi bağlamında baktığımızda yaşadığımız dip noktadır. Parlamento grubu, belediye başkanları, son noktadır. Tabii ki bizim açımızdan Sur’da, Cizre’de yaşananlar, halkın isimsiz kahramanlarının katledilmesi, elbette çok daha kritik bir dönüm noktası oldu. Ama sokağın geneli ve uluslararası kamuoyu açısından dip nokta bugün yaşadıklarımızdır. “Dibe batmadıkça çıkılmayacak” sözü bir anlam ifade ediyorsa, o dibi dün itibariyle Türkiye gördü. Bundan daha beteri, 6 milyonu da cezaevine tıkmak, bütün sendika üyelerini, belli gazetelerin okuyucularını, herkesi yakalamak, tutuklamaksa tutuklamak, öldürmekse öldürmek... Ötesi yok.
Dolayısıyla bu aşamadan sonra herkes ya varlık yokluk kavgası gibi bunu görecek, o ruhla, duyguyla, inançla, kararlılıkla mücadele edecek ya da buna öncülük edemediğimizde hep birlikte kaybedeceğiz. O kritik kavşaktayız.
Demokratik güçlerin ne yapacağına gelelim ama ondan önce: Yaşadıklarımız, en çok da Kürt sorununa dair. Bu gördüklerimiz hükümetin Kürt sorununda yeni konsepti mi? ‘Tamil Kaplanları modeli’ de yeniden konuşuluyor mesela, “Çok daha ağır şeyler görebiliriz” diyenler çok. Böyle bir konsept mi var ortada?
Bunu tabii ki deneyebilirler, göze almış olabilirler. İç savaş, büyük göçler... Bunlar, bu rejimin karakterinde, geçmişinde var. Asla “Olmaz” diyebileceğimiz bir durum yok.
Bazıları da “100 yıl önceye, soykırımlara dönüyoruz” diyor mesela...
Evet, işte bunları karşı taraf nasıl göze almışsa, bunu önlemeye, kendini savunmaya, var olma mücadelesi vermeye kendini mecbur hissedenler de aynı kararlılık çerçevesinde, aynı netlik içinde, planlı seferberlik ruhuyla hareket etmeli. Yani burada karşı tarafın neyi göze aldığı elbette önemli ama kimin ne kaybetmeyi göze aldığı da bir o kadar belirleyici.
Erdoğan, elbette asla yargılanmak, hesap vermek istemiyor. Böyle bir sürecin başlaması durumunda, duvardan bir tuğla çekildiğinde tüm duvarın üzerine çökeceğini biliyor. Dolayısıyla o tuğlayı çektirmemek için her şeyi yapmayı göze alacak. Ama artık aynı tablo toplum için de geçerli. Hesap sormak zorunda olan, özgürlüklerin son sınırında bulunan bir toplum var. Emek örgütlenmesinden medyaya kadar... İnsanlar artık ancak cep telefonlarıyla haber yapmayı falan başarabiliyorlar. Dolayısıyla, “Bundan sonrası yok” diye o anlamda söylüyoruz. Bu da herkesi, elinde ne varsa, gücü neye yetiyorsa, inisiyatif alarak o hummalı çalışmaya girmek zorunda bırakıyor.
Kürt halkının hissiyatı şu anda nasıl?
Özellikle hükümete yakın çevrelerde bir yanlış okuma yaygın: Sanki insanlar sokağa az çıkıyorlar; dolayısıyla HDP’ye ve Kürt siyasetine yönelik bir kırgınlar, küskünler ve AKP’ye yöneliyorlar... Böyle hayaller kuruyorlar.
Yani elbette ki Kürt siyasetinin, HDP’nin eksikleri, yanlışları olabilir; toplumsal siyaseti örmekte zaafları olabilir. Bununla ilgili yüzleşmeyi, hesaplaşmayı, özeleştiriyi herkes, hepimiz yapmalıyız. Seçilmişler, belediye yöneticileri, siyasi parti temsilcileri, vekiller; hepimiz yapmalıyız. Ama bir başka noktayı unutuyorlar: Bu sessizlik, bir fırtına öncesi sessizlik olabilir. Tam da demokrasiye, siyasi çözüme olan inancın bitişi olabilir. İnsanlar artık, “Hayır, basın açıklamasının, sözün bir değeri yok” noktasına sürükleniyor olabilirler. Buradan AKP’ye ekmek çıkmaz. Küçük sandık hesapları yapanları da memnun edecek bir şey çıkmaz. Herkes için kaygı duyulmaya değer bir noktaya gidebilir bu.
Bir yandan belki şu da söylenebilir, değil mi: Belki sokağa çıkanlar az gibi görünüyor ama çıkan herkes de canını ortaya koyup, her türlü bedeli göze alıp çıkıyor...
Gayet tabii. Sokağa çıkanların hangi zorlukları göze aldığı ortada. Her türlü baskıya rağmen sokağa çıkılması, çok anlamlı.
Ve ama, çıkmayanların da alkışladığını falan sanıyorlarsa yanılıyorlar. Elbette sessiz kalmak asla kabul edilebilir bir şey değil; bugün tavır koyma, sesini yükseltme günüdür. Ama öte yandan o sessizliği kendi lehine yoranlar da yanılıyorlar. Çünkü onun bir bardağı taşıran son damlası vardır ve oraya geldiğinde onu kontrol etmek, ne siyasi iktidarların, ne psikolojik harp uzmanlarının, ne de televizyonlarda terör, güvenlik hamaseti yapanların elinde olur.
‘Sine-i millet’ gündemimizde
‘Sine-i millet’i, parlamentonun işlevsizleştiğini ve çekilmeyi düşünüyor musunuz? Böyle bir tartışmanız var mı?
Bugün Genel Merkez’de MYK toplantısı yapamadık. Genel Merkezinde en üst karar organı toplanamayan bir partinin artık çalışma koşulları hiçbir şekilde kalmamıştır. Dolayısıyla gayet tabii bu kararı verecek olan halkımızdır. Biz de en kısa sürede hem MYK üyelerimiz hem de grubumuz bir araya geleceğiz ve bunu bize bu görevi veren halkla konuşacağız. Onların talebi ne yöndeyse onun gereğini yapacağız.
Peki sizin gözleminiz nedir? Halkta ve partide baskın eğilim nedir?
Bütün tercihlerin avantajları da var, riskleri de var. Gayet tabii bu riskleri de hep birlikte göz önünde bulunduracağız. Çekilmek tabii ki -tırnak içinde söylüyorum- kolay olanı. Onun gereğini yapacak halk iradesidir, esas olan şey. Duracaksak da sokaktaki mücadeleyle parlamentodaki mücadelenin birbirini besleyen bir rolü ve anlamı olmalı, çekileceksek de bu, daha büyük bir kararlılıkla daha yeni hamleler yapmanın vesilesi olmalı. Yoksa birine kızıp çekilmek, orayı birilerinin babasının çiftliği olarak görüp çekilmek değil, daha güçlü, daha etkili, daha ciddi bir mücadeleyi örgütlemek içindir. Dolayısıyla da bütün ihtimalleri toplumla tartışmak, halkımız neyi bekliyorsa, neyin gereğini yapacak kararlılığa sahipse, biz de onun gereğini yapacağız.
Nihayetinde gündeminizde ama bu konu...
Evet, tabii, gündemimizde.
CHP de ‘o sınavla’ yüzleşecek
Bir başka tartışma, CHP’yle ilgili... İlk anda bazı CHP’li vekiller tepki gösterdiler ama kurumsal tavrın bu olmadığı görülüyor. Nedir o tavır?
Bir kere şunu ifade edelim: Milletvekillerinin dokunulmazlıklarıyla ilgili süreç mecliste tartışılırken kimi iyi niyetli CHP’li milletvekilleri şöyle ikna edildi: “Bir şey olmayacak, emin olun, asla 90’lar olmayacak, milletvekilleri gözaltına alınmayacak, tutuklanmayacak.” Bunu anlatıyorlardı her tarafta ve kendilerine de bu yönlü güvenceler verilmişti Genel Merkezlerinden. Belli ki o Yenikapı ruhunun belki de öncü operasyonlarıydı, planlamalarıydı bunlar.
Ben bundan sonra tartışmanın CHP içinde de daha ciddileşeceği, netleşeceği kanaatindeyim. CHP’nin kurumsal mekanizmaları, bu tercihi yapacaktır. Toplumsal öfkeye, tepkiye tercüman olacak bir pozisyon alacaklar. CHP tabanının da büyük oranda bu beklenti içinde olduğu düşüncesindeyim. Ya da CHP, sürekli manevra yaparak devletin geleneksel korkularını kendi çıkarları için kullanan Erdoğan’ın değirmenine su taşıyacak. Bu, onları da bitirir.
Türkiye’de birçok parti, iktidarda da, muhalefette de dibi gördü, eridi. Esas olan toplumun nerede durduğu ve siyasetin toplumun durduğu yeri ne kadar iyi gördüğüdür. Bu sınavla CHP de yüzleşecek elbette. Ya gerçekten sosyal demokrasinin ilkelerine yakın bir pozisyon alacak, artık iktidarı beslemekten başka bir şeye hizmet etmeyen manevralarından uzaklaşacak; ya da bunu tercih etmezse siyasi arenada büyük bir boşluk oluşacak.
Kararlı duran bedel öder ama kazanır
Peki HDP ne yapacak bundan sonra?
Önce acilen toparlayabilirsek MYK’yı toparlamaya çalışıyoruz. Genel Merkez binamıza bile giremiyoruz.
Acil planlamamızı yapacağız. Bunlar bizim açımızdan beklenmeyen, sürpriz gelişmeler değildi. Yerellerle ilgili organizasyonları yaptık. Bundan sonra da konunun uluslararası kamuoyuna taşınması, her fırsatta dillendirilmesi gündemimiz. En önemlisiyse, sokak sokak örgütlenerek, siyaseti halklaştırarak bu durumu bir tarihi fırsata çevirme imkanı var. HDP’yi daraltmak, köşeye sıkıştırmak, tasfiye etmek... Bu onların planı. Tam tersine toplumdaki tepkiye, kaygıya öncülük etmek de HDP’nin marifeti olabilir. Siyasetteki karından konuşmalar, mırın kırın eden sözde muhalefet tarzı, toplumdaki bütün itibarını tüketiyorsa bu, yeni bir alan açacaktır. Yeter ki HDP, net, tutarlı, kararlı bir tavır sergileyebilsin.
Gözaltılar başladığı andan itibaren HDP’li vekillerin direnişine tanık oluyoruz. Gerek yansıyan görüntülerdeki tavır, gerek savunmalar, bir direniş tavrını ortaya koyuyor. Bu tavrın motivasyonu ne? Nasıl bir kararın sonucu bu?
Bu, asla yargıdan korkmak, kaçmak gibi bir duygu değil.
Birçok arkadaşımız, geçmişte bırakın gözaltına alınmayı, çok daha ağırlarını yaşadı. 12 Eylül döneminde de, öncesinde de... Bugün de mesele, darbe sürecine teslim olmak, boyun eğmek ya da asla buna boyun eğmeyeceğimizi göstermek meselesidir. Bu anlamda kritiktir, belirleyicidir; toplumsal psikolojiyi şekillendirecek tutumlardır. Dolayısıyla da bizim açımızdan hiçbir tartışma bile söz konusu değil. Bunu konuşmayı bile düşünmüyoruz. Milletvekillerimizin tamamı da alınsa aynı tavırda, aynı netlikte devam edeceğiz.
Böyle kaos ortamlarında kararlı duran kazanır. Elbette bedel ödeyerek kazanır, büyük acılar yaşayarak kazanır; ama kazanır. Savrulan, net tavır sergileyemeyen, bir biçimde tutarlı yaklaşımını ısrarla devam ettiremeyen, kesin kaybeder. Biz kazanmak için çalışacağız. Çünkü üzerimizde tarihi bir sorumluluk var. Bir halk, eğer on yıllarca büyük bedeller ödeyerek bu siyaseti var etmişse, siyasetçinin de o halka ihanet etmeden, o halkın beklentisini görmezden gelmeden siyaset yapması bir zorunluluktur.
Seçmenleriniz içinde belki karamsarlığa kapılanlar var, ne olacak diye kestiremeyenler var, belki korkanlar var... Uzundur karmaşık bir hissiyat var aslında. Doğrudan çağrınızı, onlara yönelik mesajınızı sormak istiyorum. Ne söylemek istersiniz?
Şunu çok net ifade etmek isteriz: Çok daha zor dönemlerden geçildi ve o dönemlerde kritik kazanımlar elde edildi. Siyaseti belirleyen de bu kritik dönemlerdeki duruşlardır.
Türkiye’ye demokrasinin birileri tarafından lütfedileceğini hiçbir zaman düşünmedik. Dolayısıyla bugüne kadarki kazanımlarımız nasıl onların gönül rızasıyla verdiği haklar değilse, her biri büyük bedeller ödenerek kazanılmışsa, bundan sonrasında da tutumumuz aynı olacak. Bütün bir halk, toplum, herkes, artık kendisini bir parti yöneticisi, başkanı, milletvekili gibi görmeli; bulunduğu yeri inşa etmek konusunda liderlik, öncülük üstlenmeli.
Avrupa kınamakla yetinemez
Avrupa devletlerinin, Avrupa Birliği’nin tavrını, hem bu meselede hem de bu meseleye kadar, nasıl görüyorsunuz?
Avrupa Parlamentosu, Avrupa Birliği gibi merkezlerle, Türkiye’deki temsilcileriyle bu konuyla ilgili bir takım görüşmeler, toplantılar yapıldığını biliyoruz ama bu artık dayanışma mesajı vermenin ötesine geçmek zorunda. Bu onlar için de bir yol ayrımı. Nasıl bir Türkiye’yle, Ortadoğu’yla karşılaşmak istiyorlarsa, sonuçlarının ne doğuracağını öngörebiliyorlarsa, o tercihi net biçimde bugün yapmak zorundalar.
Bugüne kadarki tavırları peki? Yeterli miydi?
Asla yeterli değil. Elbette ki önemli ama bunu aşan bir tutumun bugün sergilenmesi gerekiyor, yarın çok geç olabilir.
Avrupa kentlerinde bir yandan Kürtler başta olmak üzere bütün HDP’liler de son gözaltı haberlerini alır almaz sokaklara çıktı. Onlar bu süreçte nasıl rol oynayabilirler?
Toplumun bir kesimine huzur yoksa kimseye huzur olmadığını; toplumun bir kesimine güven yoksa, saygı yoksa, kimsenin huzur ve güvende yaşayamayacağını herkesin hissetmesi, anlaması gerekiyor. Avrupa da sadece basit kınamalarla, telkinlerle, tel’in mesajlarıyla sorumluluğundan kurtulamaz. Avrupa kamuoyunun, karar vericilerinin, Türkiye ile ilgili net tavır almasını sağlayacak olan da Avrupa’da yaşayan toplumsal dinamiklerin demokratik tepkilerini en yüksek düzeyde, hem diplomatik zeminde hem sokakta ortaya koymasından geçiyor. Bu sürecin seyrini belirleyecek olan; saldırının tonu mu yükselecek, yaygınlaşacak mı yoksa bir yerde kırılıp patlayacak mı, bunu belirleyecek olan, sokaktaki tepkidir, duyarlılıktır, geniş katılımdır. Daraltmadan, marjinalize etmeden, kriminalize etmeden bu yaklaşımı sergilemek gerekir.
OSMAN OÐUZ / HABER MERKEZİ