Arjantin’de silahlı mücadele birinci bölüm


Beyazların Arjantin’le teması 1530’larda başlar. Gelen göçmen akınlarının paralelinde, kıtanın diğer bölgelerinde olduğu gibi burada da bir fetih harekatı yürütülür. Ülkenin gelişim seyri buradaki yoksul halkların değil, daha çok Avrupa ülkelerinin ihtiyaçlarına göre belirlenir. Genelde göçebe hayatı süren yerlilere dönük katliamlar/soykırım süreci 1800’lerin sonuna kadar uzanır. (Kızılderililere yönelik bu katliamlar için “soykırım” nitelemesi Arjantin akademik hayatında kullanılmaktadır. Fakat bu konuda çabalar olmakla birlikte geçmişe dönük bir hesaplaşma ya da özür söz konusu değildir.) Bu aynı zamanlarda köle olarak kullanılan siyahların da yok edilme periyodu olacaktır. Bunu da yerlilere karşı yürütülen harekatlarda siyahlardan oluşan Pardos Taburları‘nı en önde savaşa sürerek çözdükleri rivayet edilir. Bugün ülkenin batı sınırı ve kuzeyinde az da olsa kendi hayatını sürdürebilen kabileler mevcuttur. Fakat “siyah” yok denecek kadar azdır.

1810, Arjantin devletinin bağımsızlık ve kuruluş tarihi olarak görülür. İspanyollara karşı bağımsızlık savaşı veren ordu, yine benzer devletlerde olduğu gibi toplum açısından kurucu-modernleştirici bir role sahiptir. Göçmen toplulukları açısından neredeyse yeteneklerin toplandığı yegane organizasyon konumundadır. Öncesi de benzer işlevlerle donanmakla birlikte, Zorunlu Askerlik Yasası (1901) ile daha da kuvvetlenerek gelen “yabancı”yı Arjantinlileştirme işlevi yüklenir. Bugünden bakıldığında güçlü bir Arjantin milliyetçiliğinin varlığı, bu konuda “başarılı” olduklarını söylememizi gerektirir. 1810’da kazanılan bağımsızlık, sonraları Arjantin’in İngiliz kolonisi pozisyonuna düşmesini ise engelleyememiştir.


İlk devrimci şiddet

Yine de tarım üretiminin bolluğu (özellikle tahıl, et, deri vb.) ülkeyi 20. yüzyılın ilk çeyreğinde dünyanın sayılı varlıklı ülkeleri arasına getirir. Bu yıllar aynı zamanda 1850’lerde başlayan işçi hareketlerinin de yoğunlaştığı bir süreci kapsar. İşçi hareketi içinde sosyalist ve anarşistler etkindir. 1901’de işçi hareketi, ilk kurbanını (Cosme Buduslavic) bir grev sırasında Rosario’da, bir polis kurşunuyla verir. İşçi hareketinin güçlü gelişimine karşı devletin şiddeti de artacaktır. 

Nitekim 1 Mayıs 1909’da devletin saldırısıyla onlarca insan ölür ve yaralanır. Anarşist hareketten bu katliamın sorumlusuna yanıt gecikmez. Simón Radowitzky tarafından Albay Falcon bir bombayla öldürülür. Bu, aynı zamanda Arjantin’de “devrimci şiddetin” ilk sahne alışıdır. İleriki yıllarda daha da büyüyen işçi hareketine karşı devlet, kolluk güçlerinin yanı sıra ilk defa paramiliter güçleri de (örneğin Liga Patriotica) piyasaya sürecektir. Buna mukabil anarşist hareket yer yer savunma ve intikam amaçlı devrimci şiddeti kullanacaktır.


Darbeler başlar...

O yıllarda varlıklı ülkenin yazarları Buenos Aires’i Paris’le karşılaştırmakta, ülkelerinde olan demokrasininse Avrupa’da bile olmadığıyla övünmektedir. Fakat bu kendine güvenen haller dahi ülkede 1929 bunalımının bir ürünü diye yorumlanan darbeler sürecini başlatacak olan ilk cuntayı engelleyemeyecektir. Bu ilk darbe, J.F. Iriburu önderliğinde gerçekleşir. Daha sonra sırasıyla 1943, 1955, 1962, 1966 ve sonuncusu 1976’da olmak üzere darbeler yaşanacaktır. (Bu darbelerin hepsi nedenleri ve sonuçları açısından özgün nitelikler taşımaktadır ve hiçbiri de asker-sivil karşıtlığı gibi farazi bir duruma dayanmamaktadır. Sonuçları açısından da hiçbiri doğrudan ezilenler lehine herhangi bir duruma yol açmamıştır. Olanları anlamak için ülkenin o dönemdeki sınıf ilişki ve çelişkilerine bakmak ve aynı zamanda uluslararası politikaları göz önünde bulundurmak kaçınılmaz olacaktır.) 

Bu ilk kuşak darbeci askerler, güneyin genelinde olduğu gibi, 1800’lerin sonlarından itibaren kitlesel boyutlarda Prusya ordusunun tedrisatından geçer. Daha çok Almanya’dan silah alınır. Aynı zamanda Fransız subayları da eğitmen olarak Arjantin ordusunda rol alır. Almanların orduya vesayet fikri aşılamasına gerek yoktur, ordu öteden beri sivil siyasetle fazlasıyla iç içe geçmiştir ve darbe ciddi hiçbir tepkiyle karşılaşmaz. Dönemin başkanı H. Yirigoyen’den başkası da neredeyse doğrudan zarar görmez ve sürgüne gönderilir. Sabık başkanın bazı sermaye kesimlerinin çıkarlarına dokunacak kararlar almasından altı gün sonra koltuğunu kaybettiği, dönemi anlatan tarihçiler tarafından not alınır. Ordu 1932’de görevini “seçimle” General A.P. Justo’ya devreder. Justo hükümeti (1932-1938) sırasında ülke, sanayileşme uğraşında daha ileri adımlar atar. 1943’e kadar gene askerlerin desteğini almış olan iki zayıf sivil hükümet dönemi yaşanır.


Nazilere destek

1943’te otoritesini kaybetmiş bir hükümetin yanı sıra giderek yükselmekte olan, içinde Komünist ve Sosyalist Parti’nin yer aldığı La Union Democratica adlı iktidar adayı bir ittifak vardır. Bu ittifak, serbest seçimler, düşünce özgürlüğü gibi şeyler istemektedir. 43’te yapılan darbe, askerler tarafından devrim olarak nitelenecektir. Darbecilerin arasında daha sonra başkan olacak ve yine bir “devrim”le koltuğunu kaybedecek olan Juan Domingo Peron’da vardır. Peron Avrupa’da bilumum faşistlerin yanında stajını yapıp dönmüştür ve darbede etkin bir konuma sahiptir. Darbe, dönemin Komünist Parti’si(PC) haricindeki bütün siyasal güçlerince alkışlanır. Bunlara ABD ve İngiltere de dahildir. Cunta’nın ilk işi, Arjantin’in 2. Dünya Savaşı‘ndaki belirsiz, tarafsız tutumunu netleştirme doğrultusunda attığı adımlar olur. Artık alenen olmasa bile ülke, Nazileri desteklemektedir.

Peron, cunta yıllarında, 1956’ya dek kalacağı, kendini başkanlık koltuğuna taşıyan, işçi hareketine dönük ince çalışmalarına girişir. O güne kadar komünist-sol hareketlerin yörüngesinde olan işçiler, neredeyse bir daha değişmemek üzere Peronizm’in saflarına dahil olur.

Peron, 1946 seçimlerinde başkanlık koltuğuna oturur, 1951’de ikinci kez seçilir. Başkanlık dönemi boyunca hep ikili karakterde politikalar izlemiştir. Peron’un fiilen iktidarda olduğu bu yıllar, bir tür bonapartizm olarak değerlendirilebilir. Örneğin popülist politikalarla işçi sınıfının bir daha göremeyeceği kadar yüksek ücretler elde etmesini sağlar. Aynı dönemde kadınlar oy verme hakkına kavuşur. Bu tür şeyler ve eşi Eva Peron’un katkıları, onun halk arasında bir efsaneye dönüşmesine neden olur. Diğer yandan da anti-semitik uygulamaların yanı sıra ülkedeki büyük mülk sahibi tarım kapitalistlerinin desteğini alabileceği politik manevralara girişir. (Büyük toprak sahiplerinden kasıt, halen ülkenin 11 milyon hektar olan ekilebilir alanlarının sahibi olan 500 kadar ailedir. Bu tür bir mülkiyet yapısı ülkenin en köklü sorunları arasındadır. Bu topraklarda çalışan işçilerin çoğunun gecekondu kuracak kadar dahi toprağı yokken olur bunlar. Onlara çadırda yaşam layık görülmeye devam ediliyor.) Aynı zamanda bu süreç, Peron’un tek adam olduğu ve bu iktidarını sürekli kılmaya çalıştığı dönemdir.


Peron sonrası

Bu çabaları kendisine La Revolucion Libertadora (1955) adı veren darbeyle kesilir. Darbede Standart Oil gibi şirketlerin yanı sıra kilisenin baş rol oynadığından bahsedilmektedir. Peron İspanya’ya sürgüne gönderilir. Peronizm’in etkisi altında olan işçi sınıfı, sendikalar (CGT) uzun zaman bu durumu kabullenmek istemez ama etkili bir direniş de gerçekleştiremezler. Bu yıllarda Arjantin’in ilk gerilla örgütü Fuerzas Argentinas de Liberacion (FAL) doğar. Örgüt, genel çizgi olarak Peronizm’i benimser. Zamanla Küba Devrimi’nden de etkileneceklerdir. Geçen yıllar zarfında Monteneros dahil birçok Peronist silahlı örgütün ilk çekirdeği, FAL içinde şekillenir. Örgüt, 1977’ye kadar yaşamını sürdürür. Fakat Arjantin tarihinde zamanla yeri görünmezleşmiştir. O yüzden onlar hakkında kitap hazırlayan A. Hendler, FAL’ı “görünmez gerilla” diye niteler.

1961 yılında El Frente Revolucionario Indoamericanista Popular (FRIP), Arjantin’in kuzey eyaletlerinden biri olan Santiago Del Estero’da Santucho kardeşler tarafından kurulur. Daha sonra bir idole dönüşecek olan Mario Roberto Santucho, bu kardeşlerden en küçüğüdür. Öncelikle cephenin dikkat çekici yönü “yerlici” oluşudur ve çıkış yeri itibarıyla da her ne kadar bölgedeki öğrenci organizasyonlarının desteğini alsalar da asıl olarak bir yoksul köylü hareketidirler. Cephenin kuruluşunda Küba Devrimi’nin rüzgarının yanı sıra bütün Güney ve Orta Amerika’nın birliğini savunan Perulu devrimci Victor Raul Haya de la Torre‘nin etkisi görülür. 1963 yılında Troçkist örgüt Plabra Obrera (PO) ile birleşene kadar Santiago del Estero, Tucuman ve Salta eyaletlerinde propaganda ve örgütlenme faaliyetleri yürütürler.


Küba etkisi

Bu yıllarda Latin Amerika’nın bir sürü ülkesinde pıtrak gibi gerilla örgütleri biter. Bunun en önemli nedenlerinden biri Küba Devrimi’nin iktidarın silahlı mücadeleyle alınabileceğini göstermiş olmasıdır. O güne kadar sovyetik komünist partilerin yoğun etkisi altında kalan Güney’de “ilerlemek” için barışçıl mücadeleler ve milli burjuvazi ile ittifak halinde gelecek bir sosyalizm algısı yerle bir olur. 

Aynı zamanda Cezayir, Çin ve Vietnam, iktidarı ele geçirmenin yegane biçimi olarak silahlı mücadele fikrini besler. İktidar için egemen sınıfın askeri aygıtının öncelikle parçalanması gereklidir. Bir de daha sonra Regis Debray‘ın Devrimde Devrim (1966) kitabının da katkılarıyla silahlı mücadeleye dönük “fokocu” yorumlar artarak daha fazla “aceleci” grubun türemesine yardımcı olur. Bunlardan biri Salta eyaletinde kısa zamanda ordu tarafından yok edilen J. Masetti‘nin başını çektiği Ejercito Guerrillero del Pueblo‘dur. (EGP) 1963’te başlayan serüveni, bir yıl sonra sonlanmıştır.

Küba Devrimi, tabii ki sadece solu değiştirmez. ABD de yeni yönelimlere ihtiyaç duyar. ABD, sömürgeci ve emperyalist politikaları gereği 2. Dünya Savaşı öncesi de birçok kere darbeler örgütlemiş ya da doğrudan askeri müdahalelerde bulunmuştur. Bunun ilk örneği, 1853’te Nikaragua’ya “Amerikan yaşamı ve Amerikan çıkarlarının korunması” için yapılır. J. F. Kennedy döneminde (1961) kurulan, Güney’e “yardım” programı öngören Alianza para El Progreso (İlerleme için İttifak) kısa zamanda Güney ordularına kontrgerilla eğitimi verme etkinliğine dönüşür. Marshall yardımının paralelinde ikame, güdümlü ordular oluşturmayı hedeflerler. Bu doğrultudaki ilk verimi de 1 Nisan 1964’te halkçı Goluart hükümetine karşı örgütledikleri darbeyle Brezilya’da alırlar.

Bu arada darbeden üç yıl sonra (1958) Arjantin’de seçimler olur ve Radikal Parti’den A. Frondizi yeni hükümeti kurar. Fakat Peron’un sürgünde olmasının getirdiği siyasal istikrarsızlık bir türlü son bulmak bilmez. Kontrgerilla eğitimi, Arjantin’de de 1962 yılında başlar; aynı yıl ülke bir başka darbeye daha sahne olur. Darbeler serisi bitmez. 1963’te tekrar seçim olur. Seçilen başkan Arturo İllia, 1966’da yapılacak darbeye ortak olarak 1973’e kadar süren diktatörlük sürecinin içinde yer alacaktır. İşin komedisi, bu diktatörlük de kendini Arjantin Devrimi (1966-1973) diye adlandırmaktan geri durmayacaktır.


Devrimci İşçiler Partisi (PRT)

Biz bir zamanlar adı Frip olan organizasyonun, Troçkist Palabra Obrera (PO) ile birleştikten sonra Partido Revolucionario de los Trabajadores (PRT) olan grubun öyküsüne dönelim... 

Palabra Obrera, Troçkist bir işçi örgütlenmesidir. Küba Devrimi, onları da etkilemiştir. Bu dönemde bu grubun ideologluğunu Nahuel Moreno ve Milcíades Peña yapmaktadır. Uzun tartışmalar ve uğraşlardan sonra 1963’te başlayan görüşmeler, nihayet iki yıl sonra Devrimci İşçiler Partisi’nin (PRT) kuruluşuyla sonuçlanır. Bu arada Mario Santucho, arkadaşlarıyla birlikte Güney Amerika gezilerine çıkmış, Küba’da bir süre kalarak daha önce de (1961) burada edindiği askeri eğitimini geliştirmiştir. PRT öncelikle daha önceden Frip’in tabanı olan kuzey eyaletlerinde, özellikle yerli şeker kamışı işçileri arasında hızla örgütlenir. Bir taraftan da silahlı kolu küçük çaplı operasyonlar yapmaktadır, daha çok silah elde etme amaçlı. Bu yıllarda ülkede ise istikrarsızlık giderek artmaktadır. Yama üstüne yama hesabı, 1966’da yine bir darbe gerçekleşir. J. B. Ogania’nın başkan olduğu bu cunta dönemi 1973’e kadar sürecektir. Oluşan baskı koşulları, ERP’nin silahlı mücadeleyi güçlendirmesi gerektiği doğrultusunda yorumlara neden olur. Moreno ve ekibi ise giderek silahlı mücadele fikrinden uzaklaşmaya başlamıştır. Ayrıca baştan beri bir birleşmeden çok oluşum, bir ittifakı andırır. Sonunda 1968’deki 4. Kongre’de parti ikiye bölünür. Moreno kanadı PRT-La Verdad (Gerçek), Santucho kanadı ise PRT-Combatiente (Savaşçı) adlarını alır. Moreno’nun daha sonra 4. Enternasyonel’in merkeziyle de kopuş yaşamasıyla Morenizm, zamanla uluslararası Troçkist bir ekole dönüşecektir.

4. Kongre sonrası militanlar tarafından Librito Rojo (Kırmızı Kitapçık) diye anılan PRT’nin bölünmeden sonraki ana tezlerini özetleyen bir broşür yayınlanır. Bu dokümanda altı çizilen konular kısaca şöyledir: Che ile ifadesini bulan yeni insan‘ın önemi (Yeni insan motifi PRT’nin değişmez politik motiflerinden biri olacaktır), devrimin kıtasal olacağı, devrimin anti-emperyalist ve sosyalist içerikte bir sürekli devrim olarak algılanması gerektiği, burjuvazinin herhangi bir kanadıyla ittifakın kabul edilmezliği, silahlı mücadelenin objektif koşullarının mevcutluğu, subjektif koşullarını yaratabilmek içinse küçük olan birliklerin geliştirilerek orduya dönüştürülmesi gerektiği...


Cordobazo İsyanı

1969 29 Mayıs’ında, daha sonradan Cordobazo diye adlandırılan Cordoba şehrinde diktatörlüğe karşı büyük bir isyan gerçekleşir. Bu isyan sınıflar mücadelesinin seyrini zorlayacaktır. Bu isyanın sonrası yeni silahlı örgütler doğar. Bunlardan belli başlıları Fuerzas Armadas Peronistas (FAP) ve Fuerzas Armadas Revolucionarias (FAR) olacaktır. Daha sonraki 10 yıl boyunca bu örgütler etkinliklerini sürdürmeyi başaracaklardır. Cordobazo sonrası PRT’ye de yeni katılımlar olur. Silahlı mücadele bu dönemde hız kazanmaya başlar. Bütün örgütler aşağı yukarı aynı şeyleri yapar. Silahlı propaganda etkinlikleri, silah temini için kışla basma (Bunu biraz Tupamarolar’dan esinlenerek “nazikçe” yapmaya çalışırlar. Bu konuda ERP hayli başarılı bir performans sergiler), fidye için adam kaçırma, gıda dağıtım kamyonlarını ele geçirerek halka dağıtma, ordu mensuplarına, işkencecilere yönelik suikastlar ve kamulaştırma etkinlikleri birbirini izler. Bütün bunlar halk içerisinde geniş bir sempati ağı yaratır.

PRT, asıl yığınağını ise Tucumán eyaletinin dağlarına yapmaktadır. Bu daha sonra önemli bir stratejik hataya dönüşecektir. Türkiye’nin üç buçuk katı büyüklüğündeki bir ülkenin sadece bir köşesine sıkışmak ve (bir sürü çabaya rağmen) Bolivya ve Brezilya’dan desteksiz, kontaksız yürütülen mücadele, Arjantin ordusunun Vietnam’dan öğrendikleri üzerinden kısa zamanda tecrit ve imha ile karşı karşıya kalmalarına sebep olur. Bir de bölgeye gönderilen genç savaşçıların araziyi tanımayışı ve zorluklar, bu süreci daha da hızlandırır.

ERP’nin gücü, Temmuz 1970’te Paraná Deltası’nda bir adada gerçekleştirilen 5. Kongre öncesi doruğa çıkmıştır. Bu kongrede Ejército Revolucionario del Pueblo‘nun (Halkın Devrimci Ordusu) kuruluş kararı alınır. İçinde öğrenciler de olmakla birlikte kadroların ağırlığı işçidir. Her ordu üyesi mutlaka parti üyesi olmak zorunda değildir fakat her parti üyesi bir biçimde silahlı mücadele tecrübesine dahil olmak zorundadır. ERP safları mümkün mertebe geniş tutulmaya çalışılmasına rağmen parti üyesi olmadan ordu mensubu olanların sayısı onlu rakamları geçmez.


Trelew Katliamı

Sonrası 1973’e kadar neredeyse macera filmlerini aratmayacak kadar hareketli geçen bir süreçtir. Örneğin bir keresinde Merkez Bankası’nı dahi soymuşlardır. Ama bunlardan en ünlüsü, Trelew Katliamı diye anılan, Chubut eyaletindeki Rawson hapishanesinden Mario Santucho ve arkadaşlarının kaçış öyküsüdür. Plan bütün cezaevini, yani 110 kişiyi kaçırmak üzerine kurulur. Santucho, Montoneros ve Far’ın önderlerinden altı kişilik bir komite tarafından hazırlanır. Hapishane etrafına yerleşen dört grup bütün kaçış koridorunu açık tutacak, içeridekiler dışarı çıkacak (olayın bu kısmının nasıl olacağı/olduğuna ilişkin açık bir bilgiye ulaşamadım), silahlandırılacak, ve daha önceden kaçırılmış/ayarlanmış bir uçak yakındaki bir havaalanında bekletilecektir. Planın ilk evresinde sorun çıkar, bazı yanlış anlamalar nedeniyle planı hazırlayan komite haricinde kimse havaalanına zamanında ulaşamaz. Daha sonra taksilerle gelen 19 kişi geç kalacaktır. Uçak, bu altı kişiyle havalanır ve ilk olarak Şili’ye giderler.

Geride kalan, havaalanına ulaşanlardan Santucho’nun eşi Anna Maria Villarreal de dahil 16 kişi kurşuna dizilir, üç kişi de yaralanır. Bu üç kişi, daha sonra darbe döneminde kaybedilecektir. Trelew Katliamı, ordu içinde krize neden olur, cuntanın sona doğru gidişini hızlandırır. Fakat öte yandan sol kitlelere de büyük bir gözdağı olur. Sol hareketin kırılma noktalarından birine dönüşür.

Yalnız bu dönemde ERP’nin pratiğinde Fokocu eğilimler ve yenilgi sonrası da özeleştiri konusu olan “militarizasyon“ (Luis Mattini) süreci belirmiştir. Parti bir nevi hayata namlunun ucundan bakmaya başlamıştır. Fakat devlet güçleri karşısında elde edilen başarılar, bu tür hassasiyetleri kolayca bir kenara bırakmalarını sağlar. Bunun örneklerinden biri, Viola isimli bir subaya düzenlenen suikast olur. Saldırı sırasında subayın yanında bulunan bir kızı öldürülür, diğeri ise yaralanıp sakat kalır. Bu, ERP tarihinin unutulmaz kötü anıları arasında yer alacaktır.


Cona Sur’da ittifak

PRT, 1972’de 4. Enternasyonel’den çeşitli anlaşmazlıklar sonucu ayrılır. Bunun yerine Güney Konisi’nde PRT, Şili’den MIR (Devrimci Sol Hareket), Uruguay’dan MLN-Tupamaros(Ulusal Kurtuluş Hareketi), Bolivya’dan ELN (Ulusal Kurtuluş Ordusu), 1972 Kasımı’nda başlattıkları görüşmeleri sonuçlandırarak Birleşik Devrimci Koordinasyon’u (JCR) kurar. Planlanan, uluslararası çapta silahlı mücadelede niteliksel bir sıçramadır. Ortak kadro okulu kurmayı ve dergi yayınlamayı başarırlar. Aynı zamanda Arjantin’de gelişmiş yer altı matbaaları kurarlar. Fakat Ağustos 1971-Bolivya, Eylül 1973-Şili, Haziran 1973-Uruguay darbelerinin “başarılı“ süreçler izlemesi sonucu bu çabalar sonuçsuz kalır.


YARIN:

*  ‘TripleA’ saldırıları

*  Montoneras

* Solun geçmiş değerlendirmeleri


AYKAN SEVER