
28 Mart 2015. Günlerden Mahsum Korkmaz ve Newala Qesaban.
Her 28 Mart’ta olduğu gibi Siirt halkı yine binler oldu ve Newala Qesaban’a yürüdü. Acının, haksızlığın, hukuksuzluğun, vicdansızlığın kalbine yürüdü halkımız. Kısacası celladının üstüne... “En güzel çocuklarımızın birer kemiği bile olsa verin bize” demek için.
Ben de yürüdüm hemşerilerimle birlikte; yüreğimde amcam Kasım Kocaman ve tüm yoldaşlarının sızısıyla. Yol boyunca, yer yer uzun zamandır birbirimizi görmediğimiz dostlarla karşılaştık, konuşup acımızı paylaştık. Kimi zaman da içinde bulunduğum atmosferin, ortak acılarıyla bir araya gelmiş insanların arasında olmanın bana hissettirmiş olduğu yoğun duygu halimden ötürü kendi iç sesimle konuştum.
İlk aklıma gelen, rahmetli dedem Sofi Emin oldu. Onun nurlu ama bir o kadar da solgun ve takatsiz yüzü geldi aklıma. Çok sonraları babamdan öğrendim ki, sebebi karakolun yaptığı işkencelermiş. “Korucu ol” dermiş karakolun komutanı, o ise her seferinde, “Hayır, ben rençberim, başka bir şey bilmem ve halkıma silah da doğrultamam” dermiş. Öyle dedikçe artan işkencelermiş, gül yüzündeki solgunluğun sebebi de. Kimbilir daha ne çok izleri vardı o işkencelerin, bedeninin görmediğim yerlerinde ve güzel yüreğinde. Zaten fazla da dayanamadı işkencelere, hassas bedeni ve yaralı yüreği. Sevgili babamın para karşılığı işkenceden kurtarıp aldığı dedem, bir kamyon kasasında yaptığımız göç yolculuğumuzun ardından yerleştiğimiz Edremit’te daha bir senesini doldurmadan ve altmışına bile varmadan yürekten bağlı olduğu Hakk’a yürüdü.
‘Batı’ya çalışmaya gidiyorum’
Çok sonraları bu ayrılışının sebebinin yaşamış olduğu işkenceler olduğunu öğrendim. O işkencelerden sağ kurtulan ama otuz yıldır sürekli baygınlıklar geçirerek işkence izleriyle yaşayan, ailesinin bir an bile olsun yalnız bırakmaya korktuğu, bu sebeple bir iş hayatı da hiç olmamış, çalışamamış sevgili amcamın yaşadıkları ayrı bir trajedidir. Acılı ifadeleriyle Şükürnas babaannemi hatırladım ardından. Ama asıl trajediyi yaşayan sevgili amcam Kasım Kocaman’dı. İşkencelerin sıradanlaştığı o karanlık günlerde kulağında sürekli babasının inlemeleri ile et yığınına dönmüş bedeninin hali ile yüzleşmesini hayal ediyorum yürürken. İşte öylesi sancılı günlerde daha on sekizindeyken dağlara, tutsak yürekleri özgürleştirmek için uçsuz bucaksız dağlara gitmeyi hayal edişini düşledim. Annemden dinlediğim, küçük kız kardeşimin doğduğu gün yani 21 Ocak’ta çok sevdiği yeğenlerini, bizleri öpüp koklayarak fark ettirmeden vedalaşmasını hatırlayamasam da hayal etmeye çalıştım. Koklaştığımız o son günü, ikimizin o günlerinden kalan ender fotoğraflarımızdan biriyle... Anneme, “Batı illerine çalışmaya gidiyorum” demiş. Ben çok sonraları öğrendim, para kazanmaya, çalışmaya değil de bizlere özgür bir vatan kurma uğruna mücadele etmeye gittiğini. Ailesinin ve halkının onuru için gitmişti o güzel amcam. Gidişini, yaşadıkları zorlukları, yoldaşlarıyla paylaştıklarını, kaybettiği yoldaşlarının ardından hissettiklerini hayal etmeye çalıştım. Aynı zamanda tüm zorlu şartlara rağmen direnmekten asla vazgeçmemelerini düşe koyuldum.
‘Çıkın gelin, bari size bir şey olmasın’
Ve o gün! 11 Temmuz 1988 günü. Zihnimden hiç çıkmayan o gün. Bölgede Newala Qesaban’a atılanların hikayelerini araştırırken iletişime geçtiğim görgü tanıklarının ifadeleriyle, Melafan Köyü’nde iki gün boyunca yaşanan çatışmalardan sonra ele geçirilemeyen o canların helikopterle üzerlerine kimyasal silahlarla ateş edilerek yakılmalarını dinlediğim o anlar, yine canlandı zihnimde. Ne büyük bir dehşetti. Tarifsiz bir acı kapladı yine içimi. Vücutlarında çokça yanıklar oluşmuş hepsinin. Ama yaptıkları vahşet yetmemiş yüreği taşlaşmış bu insanlara ve cenazeleri ailelerine vermek yerine Newala Qesaban denilen, eskiden beri adı vahşetle anılan, 1915’te Ermenilerin atıldığı söylenen o kanlı dereye, çöplük olarak kullanılan o uğursuz dereye yine çöplerle birlikte bir çöp gibi atılışlarının tarifsiz acısı yaşatılmıştı, kendisinin ve yoldaşlarının ailelerine. Üzerine, bu acıyla içleri yana yana aileler, yanan cenazelerini almaya gitmişler, korka korka o tugaydan içeriye girmişler ve girmeden önce de bir kardeşlerini nöbetçi bırakmışlar; ola ki içeriden çıkamazsa tugaya giren, diğeri haber verebilsin diye aileye. İşte böylesi bir ölüm korkusuyla gidişini düşündüm iki amcamın ve sonra da ölümle tehdit edilmelerini, ölüm kusan o tugayda. Çaresizlik içinde orada olanı biteni gelip aileye anlattıklarını çok sonraları öğrendim yine. Ailenin büyüğü olan babamın çaresizce, “Çıkın gelin, bari size bir şey olmasın” deyişini... O günlere dair hatırladığım en net anım geldi aklıma: Babamın amcamlarla birlikte tüm gün panikle, üzüntüyle tek bir gazeteye bakmaları... Koşa koşa anneme gidişimizi hatırlıyorum: “Anne bir şey var heralde. Babamlar sürekli bir gazeteyi okuyorlar ve biz yaklaşınca da kızıp uzaklaştırıyorlar.” Sonra Milliyet gazetesini alıp okuyunca acı gerçeği, amcamızın Melafan Köyü’nde katledilişini öğrenmemizi...
Ağıt yakmak bile yasaklanmıştı
Tüm bu insanlık suçlarını işlerken o kadar rahatlardı ki! Siirt Belediyesi’ne yazdıkları resmi yazıyla cenazelerin Newala Qesaban’a atılmasını isteyebilecek kadar... Dönemin Siirt Belediye Başkanı da aynı rahatlıkla, belki de görevini yapmış iyi bir asker edasıyla, göze girmek için görevini “başarıyla” yerine getirdiğini belirten bir yazı yazmıştı. O yazıyı sayı ve tarihiyle aklımda tutuyorum hala: 13.07.1988 tarih, 2/296 sayılı yazı.
Bu acı olayın diğer detaylarını, sevgili Günay Aslan’ın kaleme aldığı, üzeri kapatılanları aydınlattığı kitabından öğrenmiştim.
Bir insanlık suçu işlenirken iki kurumun da rahatlığını hayal etmenizi istiyorum. Biliyorum, zorlanıyorsunuz ama maalesef yaşanan tam da bu şekilde. O acı dolu günlerde ailelerin yaşadıkları ise tam bir dilsizlik hali imiş. Çünkü anlattıkları kadarıyla, ağıt yakmaları bile yasaklanmıştı o günlerde. İnsan hakları savunucularının isim isim belirlemiş olduğu en az yüz civarı aile var, bu durumu yaşamış olan. Çok daha yüksek rakamlar var lakin burada söylemeye dilim varmıyor. Sadece Mahsum Korkmaz, Hasan Cabadak, İbrahim Turşak, Kasım Kocaman ve ailelerine yaşatılmadı bu acılar.
O günlerde çığlığımıza ses olan birkaç kişi vardı. Bunlardan biri, yaşananların haberini yapan, kitabını yazan Günay Aslan’dı. Biri, duygularımıza, acılarımıza güzel sesiyle ve şarkılarıyla yoldaşlık eden değerli solist, sevgili İlkay Akkaya idi. Diğeri ise hepimizin amcası, Apê Musa’mız, bilge insan değerli Musa Anter’di. Bizim analarımızın yakamadığı ağıtlara ithafen sevgili İlkay Akkaya bir ağıt yakmıştı. Musa Anter de çığlığı olmuştu bu ağıtın, bir kesitinde kendi sesiyle okuduğu şiiriyle. “Êdî bes e “demişti Apê Musa ve biz bu sözü çok sonraları dilimize slogan yapmıştık.
Bu iki güzel insan da yanımızda durmuş olmalarının bedelini fazlasıyla ödemişlerdi, ödetmişlerdi. Apê Musa ve onun gibi nice güzel zihnin katledilişi nasıl unutulabilir ki! Bu yürüyüş esnasında yıldızlara ulaşmış bu bilge, fedakar insanı da andım yüreğimde. Sevgili İlkay Akkaya da 12 yılı bulan konser yasakları, baskılar, gözaltılar ve türlü zorlamalarla yüz yüze kalışıyla bedeller ödeyerek yoluna tüm yoldaşlığıyla devam etmiş ve halen etmektedir.
Katliam mahalinde belgesel gösterimi
Tüm bu acılarla, üzüntülerle ve bizlere dayatılanlarla yüzleşirken ve yaşarken, hep yanımızda, yanıbaşımızda olan dostlarımızı da hatırladı yüreğim, yürüyüş boyunca. İşte bu duygularla yürürken ben, aslında sadece buradaki yürüyüşte değil, hayat boyunca yürüyüşümüze bu duyguların, düşüncelerin yön verdiğini düşündüm. Yıllar süren bu düşüncelerden kaçamamış ve bu yaşananları belgesel film olarak aktarmaya karar vermiştim, 2013’ün son aylarında. Yürüyüşün ardından da filmin gösterimi ve söyleşi olacaktı. Elbette acının yaşandığı kentteki insanların tepkisini çok merak ediyordum ve sabırsızlıkla bekliyordum. Ama öncesinde filmi çekme aşamasındaki süreçlerimizi ve çektiğimiz anlarda aileler ile yaşadıklarımızı da düşünmeden edemedim.
Birkaç Kürt bir araya gelip ajitatif bir film çekmek, sadece kahramanlıklarla ve güzellemelerle dolu bir belgesel üretmek değildi niyetimiz. Elbette amcam ve yoldaşlarının her biri birer kahramandı benim için ama böyle bir film ülkedeki yüzleşme duygusuna hizmet etmeyecekti. Olsa olsa biz Kürtlerin daha binlerce kez olduğu gibi tekrar yüzleşmesine sebep olacaktı ki, buna da çok gerek yoktu. Bu film, tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının ve özellikle de sıradan vatandaşların aydınlatılmasına, yüzleşmesine hizmet eden bir film olmalıydı. İşte bu yüzden Batı yakasında doğmuş, büyümüş yönetmen dostlarla çekilmeli, diye düşündük. Sevgili dostum Osman Şişman ile paylaştım düşüncemi ve tek bir cevabı oldu: “Onur duyarım.” Sevgili Osman’la çıktık yola ve yolda güzel dostlar da katıldı bize: Can Gündüz, Bilge Demirtaş ve Alper Elitok.
Beş yönetmenin filmi
Farklı kültürlerden gelen beş yönetmen koyulduk yola. Fırsat buldukça 2014 Temmuz ayına kadar bölgeye gidip aileleri bulmaya ve yaşadıklarını, şahit olduklarını anlattırmaya ve dinlemeye gayret ettim. Dinlediğim tüm hikayeleri yol arkadaşlarıma da anlattım. Sonra filmin yine kendi emeğimizle çekim ve montaj aşamalarını da gerçekleştirdik.
Amacımız bir insan hakları filmi yapmaktı. Ülkemizin insanlarının ve hatta gerçekleştirebilirsek diğer ülkelerdeki insanların bu film sayesinde o dönem ve o bölgede işlenmiş insanlık suçu ile yüzleşmesini, ailelerin taleplerine kulak vermesini, sonrasında da taleplerine uygun bir şekilde hareket edilmesini sağlamaya, bir nebze olsun acılarının hafiflemesine katkıda bulunursak bundan büyük mutluluk olamaz.
Peki görüştüğümüz onca insan ne istiyordu? Onu da eli öpülesi analar söylüyor: “Barış! Barış! Barış!” Böylesi bir acıya rağmen hayranlıkla izlediğim bir olgunlukla cevap verdiler “barış“ diye. Hepsinin evine, sofrasına, sohbetine katılmış bir evlatları olarak -ki tüm ekibimize böyle hissettirdiler çekimler ve görüşmeler boyunca- taleplerinin çok da büyük talepler olmadığını filmimizi izlediğinizde göreceksiniz. Her birimiz sevdiklerimizi sonsuzluğa nasıl uğurlamak istiyorsak onlar da öyle uğurlamak istiyorlar. Çünkü onlar halen evlatlarını, eşlerini, babalarını toprağa uğurlayamadı.
Geç olmadan...
Bu ülkede yaşayan tüm insanlara çağrımızdır: Kendinizi ve ideolojinizi nasıl tanımlarsanız tanımlayın, eğer “İnsanım ve insani değerleri önemsiyorum” diyorsanız, gelin bu acılı kadınların seslerine kulak verin. Onlardan öğreneceğimiz çok şey var. Acıları deşerek değil, analarımızın sözlerine kulak vererek, paylaşarak azaltalım. Bu ülkedeki tüm ölümlerden acı duyan analarımızı, bir kez olsun sağduyuyla dinleyelim. Berfo Ana’yı kaybettik, elimizden artık bir şey gelmez. Ama bu analarımızı kaybetmeden, yarın geç olmadan acılarını bir nebze olsun hafifletelim.
MURAT KOCAMAN