
Ve ışıklar görünür ardından, yıldızlar gibi parlayan; yan yana dizili ışıklar, birer birer... Afrika kıtasını andıran, biraz zayıf ve yukarı doğru hafifce büğümlenmiş, dengede duramayıp alt ucu doğuya doğru biraz yükselmiş, göz kamaştırıcı ışıklar. Ya da kınında patlamaya her an hazır ve kabzasından hafifçe aşağı sarkan bir Baretta’yı andıran ve tek sıra dizili ışıklar. Rengarenk, binbir tonu yedi rengin, yıldızlar gibi parlayıp duran, titrek ışıklar...
Tan atar sonra hafifçe. Belirir Agirî önce, başı dumanlı ve efkarlı... Meyden etkilenmiş ve yavaş yavaş kendine gelen, bulut ve dumanlarla kaplı başını ve buğulu gözlerini yarinden sakınan Agirî... Ve Zagros... Ve Kandil, Cudî ve Gabar... Berçalan yaylası, Wan ve Serhad, Botan ve Dêrsim. Kar altındadır güzelim yurdum, baştan sona...
Amed, Mahabad, Hewlêr, Qamişlo
Ve belirir birer birer kentler... Önce Amed, payıtahtı kalbimin, bedenleri ve usul usul akan, ne kendini, ne de çevresini inciten, Diclesiyle gerdanına taktığı... Mahabad, adaletin ayaklar altında ezildiği Kadılar ve şairler yurdu.. Ve göğe yükselen Hewlêr kalesi, ilim ve irfan yuvası Süleymaniye… Ve mazlumlar diyarı Qamişlo…
Şavkını vurur güneş, erimeye başlar karlar. Berfînler, Kardelenler boy atar dörtbir yandan. Coşar nehirler, akar şarıldayarak. Ve kuş sesi, binbir türlü ve donlu... Meleşir kuzular, ter atar kır ve bayırlar...
Ve uçaklar belirir semalarında ülkemin güney ucunda. Yükleri bomba değildir bu kez, gürüldeyerek patlayan... Toz ve dumandır elma kokulu, hafif kükürt tadımsı... Binlerce, onbinlerce insan bakar semaya, ne olduğuna anlam biçmek için... Ve durmuştur yaşam ve zaman Halepçe’de... Ölümün diğer bir adıdır Halepçe, kalleşçe ve sinsice işlenen...
Ve çocuklar belirir, yüzlerce, binlerce, kara giysiler içinde... Ateş yükselir göğe, tarifi imkansız bir ateş... Bayraklar belirir her yerden, güzelim Ala Rengîn. Ve geçer saygı duruşuna herkes, tereddütsüz. Kimi Soranice, aslına uygun, kimi Kurmancî ve Dimilkî, eşlik eder yüksek sesle Ey Reqib’e...
Ve karanlık çöker yeniden. Silüetler gözükür belli belirsiz Zagros ve Qandil’den, Agirî ve Tujik’ten, Cudî ve Gabar’dan, Koçgirî ve Çiyayê Kurmenç’ten... Gökyüzünden bir paraşüt belirir, irice. Ve salına salına iner meydana Demirci Kawa, elinde gürzü, boynunda peştemaliyle... El sallar Barzan’dan Mustafa Barzani, belinde hançeri, elinde radyosu. Ve Süleymaniye’de Şêx Mahmudê Berzenci sonra. Spotlar Koçgirî’ye yönelir, Alişan Bey divanında kurulu... Osman Sebri ve Nuri Dêrsîmî el sallar Binxêt’ten, Rojava’dan, mazlumları unutmayın dercesine sevecen...
Ve ateşler yükselir göğe, sıra Şêx Said’tedir, ak sakalıyla Piran’da... Ve pirler piri Seyid Rıza görünür, eli elinde Zarife’nin... Ve Agirî kükrer, gaz ve lavlar salar, elinde filintası İhsan Nuri... Ve Mahabad Çar-Çıra meydanı, milyonlara müjdeli haberi veren Qazi Muhammed...
Nergîz, menekşeler ve çiğdemler...
Sonra gelincikler açar nexşenin her yerinden, irice. Ve genç kızlar çıkar meydana, açan her gelincikten, birer birer. Kollarına girerler tığ gibi delikanlıların, ellerinde meşaleler, dillerinde Rizaliye Reşid’in şiiri, seslendirirler hep bir ağızdan:
Hezar, hezar qebîl û ber
Ser axa me saz kirin şer
Weke berfa sîngê Sîpan
Helyan, dîsa çiyayên me man
Yemyeşil bir örtüye bürünmüştür tüm coğrafya. Dereler, tepeler, yamaçlar, yeşilin bin bir tonu. Ve çiçekler her renk ve boydan... Nergiz ve menekşeler, çiğdem ve papatyalar. Başka toprakları yar bellemeyen boynu bükük lale ve kerengler. Dumanlıdır dağ başları, ak bir tülbentle kaplı.
Ve su sesi, mest eden insanı... Nehirler coşmuş, dereler taşmıştır birer birer. İçlerinden biri nazlı mı nazlı, incitmeden kendini, gerdan kırarak ağırdan alan..
Ekinler, uçsuz bucaksız tarlalar, Harran’dan Qamişlo’ya, Urmiye’den Germiyan’a uzanan... Salt emek verenleri değil, yüz milyonu doyurmaya yetecek ekinler... Ve hayvan sürüleri, kınalı kuzular. Ve sekiyen ceylanlar, tırısa kalkmış tay ve kısraklar. Ve uğuldayan, çiçekten çiçeğe, daldan dala konan arılar. Ve kuyular, petrol fışkıran Elîh’ten Rimêlan’a, Kerkük’ten Taq-Taq’a..
Harıl harıl işbaşındadır, katığını taştan çıkaran, dağlarına tutkun insanlar... Ve çocuklar, şen-şakrak meydanlarda.. Kimi salıncak üstünde, kimi top peşinde. Diğer kısmı ise bilgisayar başında, ellerine iPad, derinliklere dalan..
Ve fondan bir ses duyulur, sinevizyon eşliğinde şöyle buyurur:
İpe çekilmek Mahabad’da
Beden ve zındanında Diyarbekir’in
Çira çira yakmak kendini
Kürde özgüdür
***
Ve Kürde özgüdür
Halepçe’de gazlanmak topluca
Qamişlo’da onar onar taranmak
Ve ağulardan süzülüp
Govende durmak
Salınmak ve ağıtlar yakmak
Kürde özgüdür
Her Newroz’da
***
Boyattığında Kardelenler, Berfînler
Yaram deşilir
Kaynar kanım çağlayana dönüşür
Karalar bağlarım zulamda usulca
Ve kıvılcımıyla Kawa’nın
Haykırırım yüzlerce yıllık hasreti
Ve dururum govende
Her Newroz’da
Kefenlerini taşıyorlar sırtlarında
Spotlar söner, çöker karanlık yeniden. Belli-belirsiz gölgeler hareketlenir, beyazlara bürünmüş. Yürürler tribünlere yüzler, binler halinde...
Kefenleriyle yürüyorlar. Yaşları onbeş-yirmi. Başları elli-altmış. Kadın-erkek, yaşlı-genç. Ve avuçlarında yürekleri...
Kefenleriyleler. Anarahminde şekillenir, göbek bağları kesilir, kırkında yıkanır. Ve emekleyip gülücükler dağıtırken.
Kefenlerini taşıyorlar sırtlarında. Kahvede dama oynar, amele pazarında bekler, tandırda ekmek yapar ve damda volta atarken.
Kefenleriyle yürüyorlar. İstanbul, Ankara ve İzmir’de, iş arar, ev kiralar ve hamallık yaparken.
Kefenleriyle yürüyorlar. Berfînler boy atar, çağlalar çatlar, karpuzlar yarılır ve aç kurtlar kapıları tutarken.
Kefenleriyle yürüyorlar. Ta Demirci Kawa’dan buyan, merasimde, düğün-dernekte ve her Newroz’da.
Kefenleriyle yürüyenler, birkaç kişiydiler önce. Yürek ve bedenlerini çıra yapanlarla çoğaldılar sonra. Destan olup destan yazdılar. Ve birden bin. Binden milyon oldular. Yürüdüler her Newroz’da. Ve korku duvarını aşıp sel olup deryalara aktılar.
Yürekleri avuçlarında. Haykırıyorlar dört bir yandan:
“Yaşam, salt yemek, içmek, salt semirmek değildir asla. Yaşam bir ‘hülya’ için, bir ‘düş’ için ve amansız bir sevda için, kefen giymektir de. Ve yaşam, ezmeden bir karıncayı, kırmadan bir Nergîz’i, soldurmadan bir Gelinciği, yerle bir etmektir tahtını zulmün. Ve haykırmaktır özgürce Amed burçlarında, Hewlêr kalesinde ve Birca Belek’te.”
‘Ü’ç kibriti yüreklerinde dörtleyenler’
Rengarenk giysileri sırtlarında. Şalûşepik ve cilûbergleri ve güleç yüzleriyle, halaydalar. Govend’te el-ele, kavgada yan-yana, kıyamda can-cana. Akıyorlar bentlerini yıkmış sel gibi, ülkemin her yanına…
Ve yaşam kavgaysa. Kavga yürekse. Ve ateşse yürek. Hakkını vererek geliyorlar. Dudaklarında son nakaratıyla, yarım kalan şarkının. Akıyorlar sökün sökün.
Ve kefenleriyle yolda olanlar, getirdiler ölümü aklına Tiranların. Ve ondandır it dalaşı. Ve telaşı, apoletleri Zap’ta sökülen. Ve mağlup ve mahçup, gerisin geri dönen Generaller. Sıtmadan beter titremedeler. Ve basınç yüksek, patladı patlayacak ampül. Ne süngü, ne miğfer, ne kubbe, kurtaramaz artık onları, hak ettikleri sondan.
Babalarından devraldıkları kefenleriyle geliyorlar. Zeki Erinç’le İkbal Yaşar’ın, kanadı kırılan 15’lik Cüneyd‘in ve canevinden vurulan Ceylan’ın ve meydan dayağından geçirilen kadınlarımızın, intikamını almak için. Geliyorlar, sırtlarında kefenleri, dudaklarında yarım kalan şarkının son nakaratıyla.
Ve spotlar yönelir Amed’e. Bedeni yas içindedir Amed’in, karalar bağlamış. Dicle durgun ve sessiz. Ve zındanı Amed’in, cehennemin diğer adı… Erimeye başlar kibritler tutuşturulurken… Ve Mazlum. Ve dörtler… Ve “söyle Xocê” diye seslenir “Dörtler’den” Ferhat Kurtay. Effekten, fondan “Sewdaliya min” yükselir. Ve destanı okunur Adnan Yücel’in ağırdan:
bir ağıttır belki ağrı’da zilan deresi
Dêrsim’de laç deresi bir kanlı şiir
oysa bir destandı diyarbakır kalesi
ve diyarbakır zindanında
ateşle sevişen ‘dörtlerin gecesi’
***
ü’ç kibriti yüreklerinde dörtleyenler
açlığın ve yoksulluğun
kötülüğünü gördüler
ama hiçbir şeyin
boyun eğmekten daha kötü
olmadığını
ve boyun eğenlerin
yarınlara kalmadığını bildiler
her kötülüğün daha kötüsünü
tartışıp
gözlerinde bütün korkuları sildiler
binlerce baskıdan ve küfürden sonra
newroz ateşi yakıp şiirler söylediler
o günün adını milat koyup
ü’ç kibrit öncesi
ve ü’ç kibrit sonrası dediler
Mazlum’dan Sara’ya yanan meşale
Ve Demirci Kawa belirir, bir elinde çekici, diğerinde meşalesiyle. Etrafında Mazlum Doğan ve Leyla Qasım, Zekiye Alkan ve Ferzad Kemanger, Rahşan Demirel, Bedriye Taş, Nilgün Yıldırım ve Şirin Elemhuli, Sema Yüce ve saymakla bitmez diğerleri... Seslenir spotlar altında karanlıkta kendini izleyen onbinlere ve ekranlara kilitlenen milyonlara: “Ben bir kıvılcım çakıp bir meşale yaktım, zulme ve baskıya. Benimkisi bir işaret fişeğiydi atılan 2600, 2700 yıl önce. Ardını siz getirdiniz, tamamladınız yarım kalan şarkıyı. Newroz başkaldırıysa zulme, Newroz isyansa haksızlığa, tükürmekse suratına celladın Sara gibi, Newroz ödemekse bedel özgürlük için, hakkını siz verdiniz. Suladınız beşyüzbin kilometre kare toprağı kanınızla. Can verdiniz bedeninizle ölüm toprağı serpilmiş yurduma.
Ben bir Dehak’a, sizler onlarca Tirana kaldırdınız baş... Takılmayın Newroz’u puçlaştırmaya çalışanlara. Onların dilinde ne ‘Nev’ ne de ‘Ruz’ vardır, yeni güne, dirilişe denk gelen. Ve kutlanmaz Newroz bir sobalık odunla... Newroz, bedenini ateşe vermektir de gerektiğinde. Hamdolsun, ahdım yerde kalmadı, düşmedim mahçup ele-güne.
Bakın şu govendin, şu dilanın görkemine. Herkes kol-kola, herkes can-cana. Barzani-Karayılan, Mam Celal-Öcalan, Mustafa Hicri-Heci Ehmedi, Hamid Derwiş-Bahoz Erdal, Saleh Müslüm-Gültan Kışanak, Mamoste Abdullah-Mahmud Osman...
Newroz, koşmaksa özgürlüğe, sırrı işte bu govendte gizli... Bakın ve asla izin vermeyin, bu govendin, bu dilanın, bu hilperkî ve birliğin dağılmasına. Ruhum şadtır artık. Ve Newroz bayramsa, bundan sonra her gün Newroz!”
Ve stadyumda toplanan onbinlerce insan birbirine sarılır. Sevinç gözyaşları eşliğinde Newroz kutlanır. Ve vericilerden yükselir sesi Hasan Zîrek’in, Pîremêrd’in unutulmaz eseri yankılanır tüm hoparlörlerden:
Em rojî salî taze ye Newroze hatewe
Cêjnêkî konî Kurde be xuşî be hatewe
Ve binlerce insan, yaşlı-genç, kadın-erkek kol-kola, bayram kiyafetleriyle tribünlere yönelir, davul-zurna eşliğinde stadyum ortasından. Eşlik eder milyonlarca insan bu seremoniye bulundukları kent ve kasabalardan… Ve Newroz anlamını bulmuştur artık, gönüller şad, yüzler güleç. Newroz işte budur, tarihin süzgecinden günümüze ulaşan…
Bir kız çıkar sahneye, daha çocuk yaşta, melekler gibi, beyaz kıyafetler içinde. “Unutmayın” der, “Zilan ve Dêrsim‘i, Mahabat ve Barzan’ı, Qamişlo ve Germiyan’ı. Görmek için bugünleri, verdi canını yarım milyon insan. Amed’de çıra olup aydınlattı güzelim yurdu. Ben zındandaki Sakine’yim, azraile meydan okuyan!”
Ve yanıbaşında belirir bir genç, bıyıkları yeni terlemiş. “Ben Mazlum’um, her ölümden yeniden Doğan ve tarih boyunca anlatılacak olan!”
Tüm günleriniz Newroz gibi olsun, aydınlık ve güzel. Newroz’unuz kutlu olsun!
Hemû rojên we Newroz, Newroza we pîroz!
Hemû rojtan Newroz, Newroztan pîroz! Newroza sima pîroz bo!
MEMO ŞAHİN