Biriken güncel konulardan olan Newroz’un bir yanı, kadim Kürdistan’ın derinliklerinde, Zerdüşt motifidir. Ancak, Kürdistan’ın parçalanması, dört parça işgalcilerinin ortak kararla dili, kültürü, ismi, cismi, kimliği dahil Kürt varlığını yasaklamasıyla, Newroz bütün parçalarda, inatlaşma isyanının ortak ritüeli haline geldi.
Kürt kadınlarının, Newroz sabahı yedi kırma fistanları ve alınlarını süsleyen temezilerin yeşil, kızıl ve sarı (kesk, sor û zer) renklerin ışıltısıyla ışığa çıkması, haddini aşan ırkçılığa isyandı. Üç rengin gür, gümrah parrıltısı başkaldırı bayrağı, genç kadın ve erkekler govendinin yüksek volumlu ritmi, vuruşan Kürdün öfkesiydi. Meydanlarda yakılan ateşler ise Zerdüştü ısı ve onun kutsalı aydınlıkla anmaydı.
Govend ritmi, kılam sesi ve renk ışıltılı isyanınruhunu kırıp öldürmek için, "barbarlık" tanımının yetersiz kaldığı vahşette zulümler icat edilip uyguandı, terör devletleri tarafından. Toplu cinayetler işlendi. 1992 Newroz’unda Cizre’de kadın ve çocukların üstüne tanklar sürüldü. Nuseybin'de de tankların hücumuyla, kadın ve çocuk 22 kişi katledildi.
AKP iktidarında, ırkçı dehşet hızını kesmedi. Çocuk cinayetleri ve meydanlarda kadınları linç etme mertliğiyle, Kürdistan topraklarında yeni mezarlar kazıldı.
En son iki yıl önce Amed ve İstanbul’u polis asker gücüyle işgal ederek Kürtlerin Newrozunu engellemeye çalıştılar. Meydanlara çıkan kadınlara, çocuklara zehirli gazlarla saldırdılar. Ancak, ölümüne direnerek barikatları yoktılar. Nihai zaferdi, bu. Başa çıkamayacaklarını anlayınca, bir daha Newroz’u, cinayet terörüyle karartmaya kalkışmadılar.
Bayram, gülüşün adıdır. Kürtler, ölümüne bedel ödiyerek, gülme hürriyetini satın aldılar. "Bedel" mezar taşları orada, ama AKP rejimi biz, gülüş hürriyetini cebimizden çıkarıp verdik diyor…
"SÜREÇ… "
Gelelim, "süreç" denilen "Kürdistan davasının halli" meselesine:
Mesele, Türk tipi demokrasinin tek adamı Recep Tayyip’in eline düşmüş, avucunda esir akibetini bekliyor. Fakat, Recep Beyin ruh hali, ta başından beri değişken gel-gitlidir. Yıllar önce, henüz değişkenliğine teşhis konmadan, "Kürt meselesi benim sorunumdur" diyerek çözüm sözü verince herkesi sevindirmişti. Anack, hemen ardından diyar diyar dolaşıp, "tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek dil" naralı taklalar ata ata, inkar şarkılar söylemiş, sonunda Cengiz Çandar’ın deyimiyle "çözümden anladığı PKK’nin elinden silahları almaktan ibaret" hale gelmişti.
O şimdi bağımsız ve tarafsız olması gereken Cumhurbaşkanı postundadır. Ama fiili durumda, hem AKP’nin, hem hükümetin başı, hem de kendini Cumhurbaşkanıdır. AKP’nin başı olarak düşmanlarını boy sırasına dizip, sövgülerle vur ha vur ediyor, kimilerini elindeki metre ölçümüne göre vatan haini ilan ediyor, sora da "ben 77 milyon kişinin Cumhurbaşkanıyım" diyordu.
"SELAHATTİN KÜRT…"
O 77 milyonun Cumhurbaşkanı olduğunu söyleye dursun, eski sözcüsü Bülent Arınç’a göre, kullanılan nefret dili yüzünden nüfusun yarısı kendilerinden nefret ediyordu.
Nefretlerin Sultanı, dün de Selahattin Demirtaş’a "kendini bil, haddini, neslini bil" diye ayar raconu kesiyordu. İnsanın kendini ve haddini bilmesi bir yana, Demirtaş’ın nesline baktım "belli" deniyor ve "Kürt" diye devam ediyordu.
Nesil kök, aidiyet, ırk demektir. Recep Tayyip, bir Türk milliyetçisidir. Türk neslinden mi? Yıllar önce Gürcistan’a giderken, "biz Gürcistan göçmeniyiz" demişti de…
AKP’DE İSYAN
Erbakan’ın emeği elinden alınıp, üstünde inşa edilen AKP’nin üç ası vardı: Abdullatif Şener, Abdullah Gül ve Bülent Arınç…
Bu süreçte Erdoğan, henüz yasaklı, adı gerilerde, Gül Başbakan, Arınç Parlamento Başkanı, Şener Bakan, AKP de "ileri demokrasi" koşusundaydı. Erdoğan’ın yasağı kalkınca o Başbakan Gül Dışışleri Bakanı, ardından Cumhurbaşkanı, Arınç yine Parlamento başkanı…
Fakat Erdoğanla birlikte parti, hükümet harmanlanması "şirketleşme" sürecine Erdoğan, şiketin mutlak patronun olanca, karşı çıkan Şener, dışarıya atıldı. Gül ve Arınç biat ederek, yerlerini korudular.
Bu süreçte Erdoğan, henüz Amerika ve Avrupa’ya bağlılık bildirimiyle gülümsüyor, içerde aydınlara "ileri demokrasi" diye fısıldıyor, ikisinden de destek alıyordu.
Ardına aldığu bu güçle, "tekliğine engel" gördüğü ordunun üstüne hamle edip, tutuklamalarla kaleyi zapt ediyor, ardından medya ve adliye ele geçirilerek "tek adamlık" gerçekleştiriliyor, karşıtlar her gün beş vakit aşağılanıyor, olmadık hakarete maruz kalıyor, bu arada Erdoğan "hırsızlık, yolsuzluk var" söylemleri, ev, arsa istifçiliği deryası ve yakalanmış dolar balyaları görüntüsü altında, Cumhurbaşkanlığına sıçrıyordu.
Ama alışmışlığın beterli vardı. Cumhurbaşkanı ama, aynı zamanda partinin, hükümetin ele başı, son sözün başıydı. Bu hali gören Arınç, "halkın yarısının nefretini" hatırlattı, ama nafile. Adam her şeyi, Kürt davasında bir gün öyle, bir gün de böyle dansını isteyip, hükümeti azarlamaya başlayınca, AKP’nin kurucularından Arınç, "yeter" çıkışıyla isyan etti. Öncülük görevi Bülent Arınç’ta, ama Cumhurbaşkanlığından sonra törensellikle partiye davet edilmeyi bekleren dışlanmış Abdullah Gül, attığı her adımı ketlenen, emir eri gibi kullanışmaya çalışılan Başbakan Davutoğluna rağmen mi? Kuşkusuz hayır…
İsyan’da, besleme medya Erdoğan’ın yanında. İsyan’ın artçıl dalgalarının ne getireceği ise belli değil. Henüz başlangıçtayız. Ancak, Kasımpaşa gecekonduları kabadayısının deyimiyle Erdoğanın "karizması fena halde" çizildi. O artık yaralı ...