
Güney Afrika’da 21 Mart 1960 tarihinde „eşit haklar ve ırkçılıkla mücadele“ için yürüyen halkı polis silahla taradı. Bu ırkçı saldırıyı kınamak amaçlı 1966 yılında Birleşmiş Milletler (BM) tarafından 21 Mart günü „Uluslararası Irkçılıkla Mücadele Günü“ ilan edildi. Böylelikle, Ortadoğu halklarının ve özelde Kürt halkının diriliş ve özgürlük günü olarak kutlanan Newroz, BM’in verdiği anlamla bütünleştiğinde uluslararası bir nitelik de kazanmıştır. Buna rağmen, gizli ya da açık ırkçı politikaların izlendiği Avrupa’da 21 Mart kutlanmamaktadır.
Dünyada ırkçılığın durumunu ele alan, ülkeler somutunda sorgulayan bir eylem günü olması gerekirken bu olmamıştır. Elbette bu yaklaşım, Avrupa’da ırkçılığın olmadığı anlamına gelmemekte, aksine ırkçı politikalar izleyen Avrupa’nın kendisini sorgulamaktan kaçınması anlamına gelmektedir. Hakeza, AB ve BM’ye bağlı örgütler, yine Uluslararası Af Örgütü verileri ve açıklamaları Avrupa’da ırkçılığın gittikçe arttığını göstermektedir. AB’nin bir yan kuruluşu niteliğindeki ve kısa adı FRA olan „Temel Haklar Ajansı„ ile Avrupa Konseyi’ne bağlı bulunan ve kısaltılmış adı ECRI olan „Irkçılık, Yabancı Düşmanlığı ve Hoşgörüsüzlükle Mücadele Komisyonu“ 2009’da birer rapor yayınladı. Raporlarda, Avrupa’da yaşayan her üç Müslümandan birinin dini veya etnik kökeni nedeniyle ayrımcılığa maruz kaldığı, yüzde 11’nin ise fiziki nitelikte ırkçı saldırıya uğradığı belirtildi. Renginden dolayı dışlanan, saldırılara uğrayan yabancıların oranı ise bundan bir hayli fazla. İsviçre’de cami minarelerinin yasaklandığı referandumdan sonra, Avrupa’da değişik ülkelerdeki aşırı sağ partiler benzer referandumların kendi ülkelerinde de yapılabilmesi için yasal değişiklikler önermeye başladılar. Avrupa Araştırma Anketleri’ne göre, Avrupa genelinde ırkçı eğilim yüzde 33 oranında artmıştır.
Irkçılığın 11 Eylül bahanesi
Avrupa genelinde, 11 Eylül saldırıları bahane edilerek yabancılara yönelik sistemli ekonomik, kültürel, siyasi yaptırımlar ve yasalar uygulamaya konuldu. „Uyum-entegrasyon“ adı altında yabancılara karşı her türlü baskı, ulusal ve sınıfsal aşağılama meşrulaştırıldı. Yine, 11 Eylül ile birlikte resmi ve genel söylem haline getirilen „Terör“ demagojisi ile neredeyse bütün yabancılar „Potansiyel Terörist“ ve „Düşman“ ilan edildi. Ve, ‘Teröre karşı mücadele’ adına doğrudan yabancıları hedef alan yasalar çıkartıldı. Almanya’daki anti-terör yasalarının kapsamı genişletilerek, boyun eğdirme yasası olarak gündeme gelen 129 b yasası yürürlüğe konuldu. „Anti-terör“ yasaları olmayan ülkelerde yeni yasal düzenlemelere gidildi.
Göçmenlere yönelik polis tehditleri, tacizleri arttı. Yabancıların sorgusuz tutuklanmalarını, aylarca tutuklu kalmalarını, evlerinin, işyerlerinin basılmalarını, işten ve okuldan atılmalarını, sınırdışı edilmelerini kolaylaştıran yeni yasalar çıkartıldı. Ayrıca „mülteciliğe“ karşı faşist önlemler alınmaya başlandı. Tüm Avrupa çapında mülteci kampları, adeta hapishanelere, hatta bazıları Nazi Toplama Kampları’na dönüştürüldü. Göçmelerin Avrupa sınırlarına gelmelerini engellemek için farklı önlemler alınmaya başlandı. Polisin yetkileri artırılırken, mültecileri taşıyan gemilerin savaş uçaklarıyla batırılması bile açıkça ve resmi olarak tartışıldı.
Türkiye ve ırkçılık
Türkiye’de ırkçılık diğer Avrupa ülkelerinden farklı olarak açık ve devletin resmi politikası olarak yapılmaktadır. Birleşmiş Milletler „Irk Ayrımcılığının Önlenmesi Komitesi“nin (CERD) ve Avrupa Konseyi’ne bağlı „Irkçılık ve Hoşgörüsüzlüğe Karşı Avrupa Komisyonu“nun (ECRI) Türkiye raporunda, ülkedeki ırkçılığın boyutları somut açıklanmaktadır. Her iki rapor „Halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini alenen tahrik“ suçunu düzenleyen, Ceza Kanunu’nun 216. maddesi üzerinde duruyor. Ve her iki rapor bu maddeyi yetersiz buluyor. „Alenen tahrik“ yanında basın yayın yoluyla ırkçı görüşlerin, düşüncelerin yayılmasının da suç kapsamına alınmasını tavsiye edilmektedir. Ayrıca, Türkiye’nin ırk ayrımcılığını açık bir biçimde yasalarında tanımlaması öngörülüyor. Böyle bir tanım, BM Irkçılığın Önlenmesi Sözleşmesi’nin 1. maddesinde yer alıyor. ECRI, Medeni Kanun ve idari yasalarda da ırk ayrımcılığını önleyen hükümlere yer verilmesini tavsiye ediyor.
Kürtler ve Romanlar, Ermeniler, Yahudiler
ECRI raporunda Kürtler, Romanlar ve dinsel azınlıklar kırılgan gruplar olarak nitelendiriliyor. Bu grupların karşılaştıkları sorunlara değiniliyor. Çözümler öneriliyor. BM Komitesi raporunda da benzer görüşlere yön veriliyor. BM Komitesinin raporunda Romanlara, Kürtlere, müslüman olmayan azınlık mensuplarına karşı kamuoyunda tehdit ve saldırıları içeren, düşmanca tavırlar sergilendiğine dair iddialara dikkat çekiliyor. Hükümetin bunları önlemek için gereken önlemleri alması tavsiye ediliyor. ECRI raporunun antisemitizm bölümünde, Türkiye’deki Yahudi cemaatinin bir güvensizlik duygusu içinde yaşadığı, cemaat mensuplarının saldırılara maruz kaldığı, basının bir bölümünde Yahudi aleyhtarlığı propagandasının yapıldığı belirtiliyor.
Her iki rapor, Türkiye’ye gelen ilticacılara yaklaşım üzerinde önemle durmaktadır. Türkiye 1951 tarihli „Mültecilerin Statüsü Sözleşmesi“ne koyduğu coğrafi sınırlama nedeniyle Avrupalı olmayan yabancılara mülteci statüsü tanımıyor. Bunları sınırdışı ediyor. Her iki rapor da bu ayrımcılığa son verilmesini, Türkiye’nin coğrafi sınırlamayı kaldırmasını öneriyor.
Anadilde eğitim ve ırkçılık
Sözkonusu raporlarda eleştirilen bir diğer husus etnik gruplara mensup çocukların, anadillerinde eğitim görmemesi. Bu noktada okullarda resmi dil Türkçenin yanında, kendi dillerini de öğrenmelerini sağlayacak yasal düzenlemelerin yapılması tavsiye ediliyor. ECRI raporunda, ders kitaplarında azınlıklara özellikle de Ermenilere ilişkin olumsuz görüşlerin yer aldığı belirtiliyor ve ders kitaplarının bu tür görüşlerden temizlenmesi öneriliyor.
Raporlar, ırkçılıkla mücadelede uluslararası standartları göstermek bakımından önemli. BM’nin ve Avrupa Konseyi’nin raporlarda yer alan tavsiyelerle ilgili bir yaptırım gücü yok. Ancak, hükümet ile BM Komitesi ya da ECRI arasında bir diyalog kuruluyor. Bu çerçevede, hükümet raporlardaki tavsiyelere ilişkin önlemler hakkında bilgi veriyor. Raporların ortaya koyduğu gerçek şu: Türkiye’de bir ırkçılık ve ırk ayrımcılığı sorunu var. Birbiriyle ilgisiz iki komitenin raporlarında yer alan eleştiriler arasındaki benzerlik de bunu doğruluyor. Irkçılık Türk toplumunda türlü yollardan kendini gösteriyor. Hrant Dink’in, ya da din adamlarının, misyonerlerin öldürülmesinden, etnik ya da dinsel temelde ayrımcılığa, antisemitizme kadar geniş bir yelpazeyi kapsıyor.
Avrupa’daki ırkçılığa Türk bakışı
Avrupa ülkelerinde Türklere yönelik ırkçı saldırılar, Türkiye tarafından sürekli gündeme getirilmiş, ve bu saldırılar Türkiye’de Kürtler ve diğer azınlıklara yapılan ırkçı uygulamaları cilalamak, Avrupa’nın Türk ırkçılığına yönelik eleştirilerine karşı misilleme olarak kullanılmıştır.
2000 yılında MGK’nin tavsiyesiyle hükümet Kürtlerin kökenini araştırmak için, Osmanlı Devleti’nin 15. ve 19. yüzyıldaki nüfusunu, etnik ve dini yapısını, yer ve şahıs adları ile üretim ve vergi gibi bilgilerin yer aldığı Osmanlı tarih defterlerini tercüme ederek çalışmalara başladı. Hükümetten yapılan açıklamada çalışmanın amacının 1981 yılından itibaren milli politikalarda uygulanan tedbirlerin başarıyla sonuçlandırılması olduğu belirtildi. Tapu kadastrodan sorumlu devlet bakanı, ilk çalışmayı yaptıkları Diyarbakır Amed sancağında Kürt isimlerine ve sülalelerine rastlanmadığını açıklandı.(Kürt Araştırması, Radikal 6 Ocak 2000, Kürt Yokmuş, Sabah 6 Ocak 2000)
Ancak, Avrupa’da gelişen ırkçılığı kınayan resmi ağızlar ve burjuva yazarları ve aydınlar tüm bunları görmezden gelip, „bizde milliyetçilik var, ancak ırkçılık hiçbir zaman olmamıştır“ demeye devam ediyorlar.(Hadi Uluengin, Hürriyet)
Sömürgecilik ve ırkçılığın doğuşu
Denizciliğin gelişmesi, yeni pazar ve hammadde ihtiyaçları, batılı sömürgecileri kendilerinden farklı kültüre sahip topluluklar ve halklarla karşılaştırdı. Bu halklarla aralarındaki büyük fiziksel farklılık sömürgecileri şok etmiştir. Sömürgeci beyaz adam, sömürmeye başladığı bu halkları kendisinden aşağı, hatta insanlık dışı görmeye başladı. Kilise 1512 yılında yerlilerin „insan olmadıkları“nı benimsemişti. İspanyol tarihçi Gonzalo Fermandez de Orieodo, Kızılderililer için „doğuştan tembel, melankolik, korkak, yalancı, dönek“ diyordu. İspanya Kralı Charles’ın 1517’de topladığı danışma kurulu, Kızılderililerin insan olmakla birlikte doğalarının yozlaşmış olduğu, Tanrının onları günahtan kurtarma görevini İspanyollara verdiği sonucuna varıyordu. Böylece, İspanyolların sömürgeciliği tanrısal bir hak olarak görüldü.
Sömürgeciler, Etiyopyalılara, Amerika yerlilerine, siyahlara, farklı renkten topluluklara vahşi topluluklar damgasını vuruyordu. Bu, onları yok etmeyi haklı göstermenin yanı sıra vahşi hayvanlarla bir tutma mantığının da göstergesiydi. Sömürge imparatorluklarının ırkçı görüş ve uygulamaları toplumların gelişimi üzerinde büyük etkiler yarattı. Aydınlanma dönemi aydınlarında bile bu etkilerin izleri görülmüştür. Siyah ve Kızılderililere; mümkün olduğu kadar çok yiyen, buna karşılık çok az çalışan bir hayvan, (Benjamin Franklin), doğuştan eksik akıllı (David Hume), düşük zekalı (Voltaire) denilmiştir.
Türk devletinin kart-kurt ırkçılığı
İspanyol sömürgecilerinin Kızılderelilere bakışı ile, Türkiye’nin „Bunlar dağlarda kalmış, gelişmemiş Türklerdir. Dağlarda karda yürüdüklerinde çıkardıkları kart-kurt seslerinden dolayı bunlara Kürt denmiştir“ şeklindeki bakışı ile aynı ırkçı zihniyettir. Keza „ayrımız-gayrımız yoktur, Kürtleri ayırmak bölücülüktür, hepimiz Türküz“ gibi ince yaklaşımlarda, ırkçı, inkarcı söylemlerin bir devamıdır. „Ne Mutlu Türküm Diyene“, „Türkiye Türklerindir“, „Mevcut olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur“, „Türkiye’de yaşayan herkes Türktür.“ gibi söylemler, anayasanın kendisidir.
Türkiye anayasasının temelini bu Türklük ilkeleri oluşturur ve bunlar değiştirilmezdir. Yani Türkiye anayasası açıkça ırkçı bir anayasa kimliğiyle, hiç bir Avrupa ülkesine de benzememektedir. Bir Avrupa ülkesinde Örneğin „Ne Mutlu Almanım diyene“ diyemezsiniz bu suçtur, ya da „Fransa’da yaşayan herkes Fransızdır“ ya da „İsveç, İsveçlilerindir“ dediğinizde, karşınıza ulusal ve uluslararası yasalar çıkar ve açıkça ırkçılık suçu işler ve bütün bir kamuoyunu karşınıza alırsınız. Türkiye’de resmi söylemin dışına çıktığınızda bunun aksi olur, faşist, ırkçı, kafatasçı kalabalık güruhlar, polis eşliğinde ve „Ne Mutlu Türküm Diyene“ sloganlarıyla sizi linç eder ve bir gün sonra basında „halk hainlere dersini verdi“ haberlerini okursunuz.
‘Türk kimliği ırkçılık üzerine kurulmuştur’
Nazan Maksutyan „Politika-Ulus-Milliyetçilik“ kitabında Türk ırkçılığına dair şu tespitleri yapıyor: „Burada ‘ölçme’ ile kastedilen, pozitivist bilimin 20. yüzyıl başındaki prestijinden yararlanarak insan kafatasının, kemiklerinin, alın açıklığının ve benzeri beden parçalarının ölçülmesi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında bu bilimkurgusal antropolojinin ‘bilimselliğine’ dayanarak ‘ırkın’ bir gerçek sayılması, gerçekmişçesine kullanılmasıdır. Hiç bir insanın ayağına tam gelmeyen, masal kahramanlarına yaraşır, camdan bir ayakkabıdır bu tasarı. Ama bu debdebeli fantastik ayakkabı (ölçü) bir işe yaramıştır: Batı ile onun terimleriyle aşık atabilmek, Batı karşısında ‘ezeli ve ebedi bir millet’ olarak rüştünü kanıtlamak, içerde ise birilerini aşağılamak, etnik ve dilsel çeşitliliği homojen bir kalıba dökmek... Bu ölçme tutkusunun giderek kimin daha Türk, ya da kimin daha vatansever olduğu yargılarına vardığını biliyoruz.“
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun ‘vatandaşlık’ temelinde olduğu iddiasının sadece kağıt üzerinde kaldı. Türk milliyetçiliğinde daha en baştan güçlü ırkçı tonlar bulunduğu aşikar. Türk Antropoloji Mecmuası’nın devlet destekli bir girişim olarak bunun özel bir örneği ve kanıtı olduğunu gösteriyor.
Türkiye’de ırkçılığı belli bir siyasi çevreyle ve ırkçı edimlerle sınırlayan, ırkçılığın hiçbir zaman „örneğin Avrupa’daki gibi“ teorik ve ideolojik bir temele sahip olmadığını varsayan yaygın bir anlayış var. Bu anlayış milli kimliğin kuruluşunda „ırk“ kavramının oynadığı temel rolü görmezden geldiği, ya da küçümsediği için Cumhuriyet tarihi boyunca ortaya çıkan çeşitli sonuçları bununla ilişkilendirmekte de güçlük çekiyor.“
Irk teorileri kafa ölçülerine vardırıldı
Irk ve ırkçılığın ilk bilimsel kuramları 17. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Bu yüzyılda kapitalizmin doğuşuyla birlikte sosyal bilimlerde de hızlı gelişmeler yaşanıyordu. İsveçli botanikçi Linnaeus (1707-1778) canlıları sınıflandırdığı çalışmasında, insanları da 4 gruba ayırmıştı. Renklerin farklılığı, sınıflandırmanın başlıca hareket noktasıydı. Daha sonra Alman doğa bilgini Friederich Blumenbach (1758-1840) insanları tamamen derilerinin rengine göre ayırdı. Fransız George Luis Beffon (1707-1788) çevresel etkenlerin, iklim, diyet vs. etkenlerin belirlediği bir ırk kuramı ortaya atmıştı. Çevreci ırk kuramı daha sonra Jean Baptiste Lamarck (1774-1829) tarafından Evrim Kuramında dile getirildi.
İlk başlarda aristokrasinin kalıtıma verdiği önemi yansıtan ırk kuramları, daha sonra yükselen burjuvazinin eğitim ve çevreye verdiği önem nedeniyle çevreci bir biçime bürünmüştür. Irk kuramlarını ortaya atan bu ilk düşünürler, daha sonra ortaya çıkacak ırkçılık felaketini belki de hiç hayal etmemişlerdi. Burjuvazinin devrimci barutunun sönmeye başlamasıyla beraber bir süre kalıtımsal ırk kuramlarında bir canlanma olur. Irkları kafa ölçülerine ve ırksal benzerlikler katsayısına göre ayıran teoriler yaygınlaşır.
İngiliz doğabilimcisi Robert Charles Darwin (1809-1882), 1871’de İnsanın Türeyişi’ni yayınlar. Darwin bu eserinde insan hayatının da doğal ayıklanma yoluyla geliştiğini savunuyordu. Darwin’in bu görüşü, daha sonra Alman faşistlerinin zayıfları, azınlıkları, hasta ve sakatları soykırımla yok etme politikası açısından kullanılmıştır.
Darwin’in görüşlerini sosyal yaşama uygulayan sosyal Darwinciler, yoksulluğu kalıtımsal, başka ırkları yok edilmesi gerekenler olarak görmüşlerdir. Sosyal Darwincilerin başında gelen Alman Tarihçisi Heinrich Von Trechskey’e göre kılıç ile fetih ‘uygarlığın barbarlığa, aklın bilgisizliğe üstünlük sağlamasının tek yolu’ idi. O, „siyahların yazgısı beyazlara hizmet etmek, sonsuza dek beyazların tiksintilerine hedef olmaktır“ diyordu. Sosyal Darwincileri izleyen Ojenikçilikler de yoksulluğun ırksal olduğu düşüncesindedir.
Burjuva ırkçı çevreler, psikolojiyi de aynı amaçlarla kullandılar. Zeka testleri böylece gündeme geldi. Her nasıl oluyorsa bu testlerin sonucunda beyazlar zeki, diğer ırklar geri zekalı çıkıyordu. Öte yandan bununla da yetinilmiyor, söz konusu testler, aynı ulusun içindeki sınıflara da uygulanarak, işçi çocuklarının kalıtımsal geriliği de keşfediliyordu.
Emperyalizm ve modern ırkçılık
Emperyalizm ve küçük bir tekel grubunun egemenliği 20. yüzyılın en belirgin karakteristiğidir. Irkçılık bu dönemde azalmıyor, tersine yaygınlaşıyor ve farklı biçimlere bürünüyordu. Irkçılık zihniyetinin yansıması, bağımlı ülkelerin ‘Üçüncü Dünya’ olarak damgalanması, bu ülkelerin uygar ülkelerin destek ve yardımı olmaksızın kalkınamayacağı propagandası, doğulu halkların toplumsal hayatlarının aşağılanması, Avrupa merkezli kültür teorileri vs. siyasal olgularda açıkça görülüyordu. İkinci Dünya Savaşında Avrupa’da yaşananlar ise dehşet vericidir. Sermaye düzeninin krizi 1930’lu yıllarda faşizmi iktidara taşıdı. Alman Nazi Partisi Yahudi ve yabancı düşmanlığının başını çekiyordu. Aslında Yahudi düşmanlığı tarihsel kökleri bakımından Fransa, Rusya, İspanya ve Polonya’da daha güçlüydü. Ancak; Alman ırkçılığı başta Yahudiler olmak üzere bütün Ari ırk olmayanları yok etti. ‘Kristal Gecesi’ olarak anılan 1938 olayları başlangıç oldu. Naziler iktidardayken 6 milyon Yahudi gaz odaları ve fırınlarda katledildi. Nazi ırkçılığı yalnızca Yahudileri değil, bütün yabancıları yok etti. Rosenberg (1839-1946) „Bir ulusu birlik içinde tutmak için ortak bir düşman yaratmak gerekir“ diyordu. Bu ortak düşman ise; dünyadaki Alman olmayan ırklardı, ulusların tümüydü.
Bu dönemde Alman ve beyaz ırkçılığının yanı sıra, Pancermenizm, Panislavizm, Panturanizm ideolojileri de ırkçı karakter taşıyordu. Diğer ülkelerde ise; Anglo-Sakson ırkçılığı, Cermen ırkçılığı siyah düşmanlığı, Akdenizli ve Alpli ırkçılıkları, Rodezyada ve Güney Afrika’da da ırk ayrımcılığı (apartheid) gelişti. Nazilerin sosyalist Sovyetler Birliği tarafından yok edilmesi ise faşizm ve ırkçılığa büyük bir darbe indirdi. Daha sonra ırkçılık, faşizmi ve soykırım olgusuna karşı tepkiler, uluslararası hukukta da yansımalarını buldu.
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin ırkçılığı yasaklayan maddelerinin yanı sıra BM Genel Kurulu’nun 20 Kasım 1963 tarihli Irk Ayrımının Bütün biçimlerinin ortadan kaldırılmasına ilişkin bildirge yayınlanmış, 21 Aralık 1965’te oy birliğiyle ‘Irk Ayrımının Her Biçiminin Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Sözleşme’ kabul edilmiştir. 10 Kasım 1973’te, 1973-83 arasındaki dönemi kapsamak üzere „Irkçılığa ve Irk Ayrımına Karşı Savaşım İçin Eylem On Yılı“ ilan edilmiştir. BM’de 10 Kasım 1975’te „Siyonizmin Bir Çeşit Irkçılık Olduğu“ kabul edilmiş, 28 Temmuz 1976’da Irk Ayrımının Bütün Biçimlerinin Kaldırılması İçin Uluslararası Örgüt kurulmuştur. Ancak özellikle Yahudilere karşı güvensizlikler ortadan kalkmış değildi. Batı Almanya ve Avusturya’da Naziler tam olarak temizlenmemiş, savaş suçlusu SS subayları ABD’ye kaçmış, CIA’ya sığınmıştı. Avrupa’nın resmi yöneticileri ırkçılık ve faşizmi kınayan açıklamalar yapsa da, el altından Nazi artıkları destekleniyordu. Avrupanın kimi yerlerinde Yahudi işyerlerine, havralarına, mezarlıklarına ırkçı saldırılar sürüyordu. Vatikan, İsa’nın çarmıha gerilmesinden tüm Yahudilerin suçlanamayacağını ancak 1965 yılında açıklıyordu.
ALİ ÖZŞERİK