Bugün esas olarak eski bir mahkum olarak içerideki arkadaşlara bazı görüş ve önerilerimi yazacaktım. Ancak yine baskınlarla güne merhaba dedik. Bu yazıyı yazdığım sırada Leyla Zana’nın evinin basıldığı, Tuncer Bakırhan ve Fatma Kurtalan’ın gözaltına alındığı haberleri geçiyordu. Birçok il ve ilçede BDP binaları, belediyeler ve KESK’te aramalar devam ediyordu.
Devlet güçleri Ankara’da Leyla Zana’nın evinde paralel devlet kurma planlarını mı arıyor? L. Zana’da silah ve illegal bir iş çıkmayacağı kesin. Bunu Ankara’nın muktedirleri de iyi biliyor. O halde sorun ne? Sorunun ne olduğuna doğru cevap bulmak çok önemli.
Nasıl olsa Fethullahçı ve yandaş medya polisin servisine göre yayınlarına devam edecekler. Gazeteleri zaten polis bültenlerine dönmüş. Öldürülen ve tutuklananlara yüreklerini ve sayfalarını kapatmışlar. Tam bir ötekileşitrme operasyonu çekiyorlar. Diğer basın ve aydınlar ise hala sorunun aslına odaklanabilmiş değiller. Uludere katliami bile tam anlaşılamadı ve yorumlanamadı. Hükümetin açıklamaları ve basına servis edilenler insanın zekasıyla alay eder cinstendiler. Halbuki olan bitenler hükümetin uyguladığı topyekün saldırı konseptinin yansımalarıydı. Hükümet seçim öncesi tutumunu sertleştirdi ve seçimden sonra tamamen savaşa adapte oldu.
Seçimlerden bu yana hükümet Kürtlerle savaş dışında hiç bir icraata el atmamıştır. KCK tutuklamalarının hükümetin topyekün saldırı konseptinin bir parçası olduğunu B. Atalay resmen açıkladı. ‘Askeri, siyasi ve adli bir entegre programı çerçevesinde mücadelenin organize edildiğini’ açıkladı. Başbakan da açıktan BDP’ye yönelimlerini artırdı ve KCK tutuklamaları için muhalefetten destek istedi.
Dikkat edilirse bu tutuklama ve saldırıların yaygın hedefi Kürtlerin yasal ve demokratik mevzileridir. Binlerce insan hapishanelere dolduruldu. Bu insanların hiç biri silahlı bir işe bulaşmamış. Şiddet ve silahlı işlerle suçlanmıyorlar. Bu durumda Kürtlerin önünü açmak ve silahların devre dışı kalmasını sağlamak daha insani ve demokratik bir yol değil mi? Eğer hükümet Kürt ve Türk ilişkilerinden silahları devreden çıkarmak istiyorsa doğal olarak legali teşvik ederek ve silahların geri plana itilmesi için arayışlara girmeliydi.
Hükümet demokratik arayışları ve reformları bir tarafa atarak her yeri bombalama ve operasyon alanına çevirdi. Bunun sonucu olarak gerillaları öldürmek, çok insan tutuklamak ve insanları sokağa çıkamaz hale getirmek başarı olarak kamuoyuna sunuldu. Bu stratejinin devamı olarak Uludere yaşandı. Ve Leyla Zana’nın evinin basılması, eski milletvekilleri ve her kademeden yöneticilerin tutuklanmasıyla devam ediyor.
Topyekün saldırı başta İmralı’yı hedef aldı. Yasalar çiğnenerek İmralı tam yasak kuşatmasına alındı. Ardından dağlar dahil herkes ve her alan hedef tahtasına kondu.
Bu saldırılar nereye kadar diye sorulabilir. Buna kesin cevap vermek zordur. Görüldüğü kadarıyla hükümet tüm devleti ele geçirmenin öz güveniyle Kürtleri dize getirmeye ve örgütlü güçlerini devre dışı bırakmaya çalışıyor. AKP kendi sistemini kurmakta oldukça kararlı görünüyor. İçeride Kürtlere saldırılarını eleştiren, karşı çıkan bir medya ve muhalefet gücü de yok. Uluslararası alanda da ittifaklarını tazelediler. Kürtlere kimsenin sahip çıkmayacağının bilinciyle saldırılarında böyle pervasız ve sınır tanımaz oldular.
Görüldüğü kadarıyla psikolojik savaşa da hız vererek Kürtleri kıpırdayamaz hale getirmeye çalışıyorlar. Hükümet Kürtlerin iş yapan, yol yordam bilen, halkın tanıdığı, güvendiği herkesi içeri atıp zaferini ilan etmek istiyor. Diğer hükümetlerin başaramadığın ben başardım, diyecek. Bunun için de öncelikle Newroz’a kadar tam bir çevre temizliği planı önlerine koymuşlar gibi.
Kürtler bunu kabule eder mi? Ya da Kürtleri gemlemek öyle kolay mı? 12 Eylül karanlıkları, 1990’ların yıkımlı yılları Kürtleri yıkamadı. Kürt halkı en karanlık yıllarda ve zamanlarda umudunu yitirmedi. Her koşulda kendini var etti ve herkesi şaşırtan çıkışlara imzasını attı. Newroz’un umut, diriliş ve direniş olduğu unutulmamalıdır. Zarar verebilirler. Mağduriyetleri artırabilirler ama Kürt halkını asla teslim alıp boyun eğdiremezler. Newrozlar daha taze ve daha güçlü direnişlerle karşılanacaktır.
Mahpustaki arkadaşlara kısa da olsa bir iki şey yazmalıyım. Bireysel yazışma imkanımız pek olmuyor. Kürtler için aradaki duvar çok ince. Bugün duvarın bu tarafında olan yarın öbür tarafına geçebilir. Ülkemiz özgür olmadıkça duvarın o tarafı veya bu tarafın da olmak pek anlamı olmuyor. Öncelikle beyinleri ve yürekleri özgür kılmayı esas almak gerek.
Dışarıda birçok arkadaş okumaya ve kendini eğitmeye zaman bulamıyordu. Akademilerin açılmasına rağmen bu olgu fazla değişmedi. Günün hayhuyu ve planlı çalışmama verimi düşürüyordu. Bireysel okuma alışkanlığı olmayanlar doğal olarak dönemin ihtiyaçlarına göre kendilerini eğitemiyordu. Şimdi hapiste olmayı bu açıdan iyi değerlendirmek gerekiyor. Bu saldırılara en iyi karşılık da içeriden böyle verilmiş olacak. Hapishaneleri en iyi siyaset ve örgütlenme akademileri olarak kullanmak gerekiyor. Zamanı ve mekanı halkımızın lehine kullanmaktan geri durmamalıyız.
Gelecek özgürlük peşinde koşanların elleriyle şekillenecektir.
Newroz’a kadar temizliğe devam!