Son süreçte yine ulusal birlik ve ulusal kongre gibi kavramlar Kürdistan siyasetinin gündemine girmiştir. Böyle bir tartışmayı çok kapsamlı bir şekilde 2013’te de gerçekleştirmiştik. Hatırlanırsa Temmuz-Kasım 2013 tarihlerinde ulusal kongre için çalışmalar yürütülmüştü. Böyle bir kongre için KCK Önderi Abdullah Öcalan inisiyatif geliştirmiş ve KCK ise bunu pratikleştirmek için Kürdistan’daki siyasi partilerle görüşmeler gerçekleştirerek, somut adımlara dönüştürmüştü. Öcalan ve KCK’nin talebiyle bu çalışmaya KDP Genel Başkanı Mesud Barzani öncülük etmesi istenmiş, bu çalışmanın merkezi olarak da Güney Kürdistan tercih edilmişti.   

Bugünlerde KCK öncülüğünde tekrardan ulusal birlik siyasetine dönük çağrılar gündeme gelmiştir. Ulusal birlik tartışmalarının yeniden gündemleştirilmesi hiç şüphesiz Kürdistan, Ortadoğu ve uluslararası siyasetteki gelişmelerle doğrudan ilgilidir. Yine ulusal boyutta gelişen bazı tehlikeleri önleme açısından gereklidir. 

***

Mayıs ayı boyunca Sykes-Picot antlaşmasının 100. yıldönümü nedeniyle genelde Ortadoğu özelde de Kürdistan’ın parçalanması üzerinde tartışmalar, etkinlikler ve konferanslar gerçekleştirildi. Bu tartışmalar sonucunda ise ulusal birliğin gerekliliği yeniden gündeme geldi. 

Sykes-Picot anlaşması konusunda herkesin hemfikir olduğu konu parçalılığın zayıflattığı, birliğin ise güçlendirdiğiydi. En çok kaygıyla yaklaşılan olgu da parçalanma ve bölünme gerçeğinin, yeniden şekillendirilen Ortadoğu’da Sykes-Picot gibi tarihin Kürtler aleyhine yeniden tekerrür edip etmeyeceği sorusudur. 

 Ancak Sykes-Picot’un sonuçlarını ne yazık ki çoğu Kürt ve Arap çevreleri dar bir şekilde sadece kendi ülke sınırları içerisinde bakarak değerlendirdiler. Lakin olaya Sykes-Picot sınırları içerisinde bakmak bir nevi, çizilen sınırların da kabulüdür. Oysa hem Sykes ve hem de Picot şahsında İngiltere ve Fransa çok daha genel bir Ortadoğu penceresinden bakarak, büyük bir coğrafyayı suni sınırlarla küçük parçalara böldüler. Bugünkü küresel güçler de benzer bir yaklaşım içerisindeler. Dolaysıyla bugün bu küçük parçalardan bakmak ve bu parçaları birer kurtarılmış parçalar olarak arzu etmek hiç de Sykes-Picot’a aykırı değildir. 

***

Diğer yandan Sykes- Picot somutundaki iktidar zihniyetinin başvurduğu böl-yönet araçlarında genelde milliyetçilik ve dincilik/mezhepçilik argümanları kullanılmıştır. Şimdi kendi küçük parçasında milliyetçilik ve dincilik/mezhepçilik yapmak da Sykes-Picot’ya aykırı değildir. Bu bir nevi İngiliz ve Fransız iktidar siyasetinin Kürtleşmesi, Araplaşması, Ermenileşmesi ve Asurileşmesidir. 

Sykes-Picot’un Kürtleşmesini çok yalın bir şekilde Güney Kürdistan’da görmekteyiz. Bazı Kürt iktidar çevreleri "Sykes-Picot’un sınırlarını Kürdistan’da kabul etmiyoruz" dedi. 

Ancak kendi denetimlerindeki Sykes-Picot eseri parça üzerinde iktidarlarını kurmaya çalışmaları sorunun ne kadar paradoksal olduğunu göstermiştir. Semalka sınır kapısının kapatılarak Rojava ve Başur arasına set çekilmesi, Kürdistan arasında Sykes-Picot’u kaldırmak değil neo Sykes Picot'çuluktur. Hatta daha da paradoksal olarak parçanın kendisinde de parçalama siyasetini gütmek daha da vahim bir durum. Hewlêr’e başta Parlamento Başkanı olmak üzere birçok siyasetçinin girişi yasaklanması ne demek oluyor. Hewlêr’de faaliyet yürüten siyasetçileri Süleymaniye’ye "sınırdışı" etmek nasıl izah edilir. En son kadın kurumu olan Repak üyelerinin Degela Seyteresi'nden (KDP-YNK sınır hattında)  "sınır dışı" edilmesi ise Güney Kürdistan’ın bir fiil olarak parçalanmışlığını trajikomik yaklaşımını ortaya koymaktadır. 

Kürdistan’a sınır koyan Türk, İran, Irak ve Suriye gibi sömürgeci güçleri biliyoruz, ancak Kürt cephesinden bunun gelişmesi anlaşılması ve kabullenmesi zor bir husus. Yaşananlar trajikomiktir ve alabildiğine paradoksaldır. 

Şükürler olsun ki Sykes-Picot'laşarak Sykes Picot’a sözde karşı çıkanlar Kürdistan’da azınlıktadırlar. Ne yazık ki azınlık olmasına rağmen, onu ulusal çıkarlar karşısında tehlikeli kılan ise sömürgeci güçlerle kendi iktidarı için geliştirdiği ittifaklarıdır. 

***

Bu yaklaşım Kürt özgürlük mücadelesi karşısında can çekişen Türk sömürgeciliği kadar İran’ı da cesaretlendirmektedir. Dolayısıyla her iki sömürgeci güç Kürtlerin eliyle zayıflatılmış kazanımların doğal bir şekilde eriyeceğini bildikleri için siyasal ve ekonomik ittifaklarla bunu daha da geliştirmeyi amaçlamaktadır. 

Öte yandan Kuzey Kürdistan’da efsanevi bir direnişle inşa edilen özgürlüğe karşı AKP’nin yanında yer alan her türlü Kürt (!) siyasetinin sorgulanma gereği vardır. Kuzey'in kazanması faşist ve ırkçı Türk devletin yıkılması demektir. Bu da Kuzey, Güney ve Rojava’yı önemli bir düşmandan kurtarmak anlamına gelecektir. 

Kürdistan parçalarını parçalayan Kürt iktidar zihniyetinin bu nedenle durdurulması ulusal çıkarlar nedeniyle acil bir müdahaleyi gerektirir. Ulusal birlik bunun için gereklidir. Yani ortak Kürt aklıyla, ulusal çıkarlar dışına çıkan Kürt güçlerine hiç kimsenin Kürdistan’dan daha değerli olmadığı hatırlatılmalı. Diğer yandan Güney Kürdistan’daki iktidarın kendi egemenliği için Türk ve İran devletleriyle bu kadar dostane tutumlara girmesi, her iki gücün Kürdistan’a istediği tasarrufuna götürmektedir. Bu durum ulusal bir müdahaleyi gerektirmektedir. Diğer yandan küresel güçlerin Kürt sorununa yaklaşımında açığa çıkan yeni durum için de ortak bir Kürt yaklaşımı zorunludur. Rojava ve Güney somutunda görülen odur ki küresel güçler, daha çok Kürt ittifakıyla DAİŞ’i ve bu çete örgütün arkasındaki Türk devetini durdurabileceklerini görmektedir. Bu da Kürtler açısından diplomatik olarak yeni imkanlar sunmaktadır. 

***

Kürdistan’daki kazanımların kurtarılması adına YNK ve Goran'ın güç birliğine gitmesi, Güney Kürdistan’da bu parçalayıcı ve iktidar kavgasının ülkeyi soktuğu kaos ve krizden kurtarmak için durdurma istemleri olumlu bir gelişme olmuştur. 

İttifaka diğer Kürt güçlerini de dahil etme arayışı çok önemli bir gelişme. 

Öte yandan Rojava'da Minbic’in özgürleştirilmesiyle Efrîn ve Kobanê kantonlarının birleştirilmesinin de önemli ulusal kazanımları açığa çıkaracağı kesindir. Bu gelişmenin Rojava'nın statü tartışmalarına uluslararası düzeyde yeni bir ivme kazandıracağı da besbelli.

***

Şimdiki iç sorunlarımızın bazı Kürt çevreleri tarafından KDP-PKK sorununa indirgemesi, tehlikenin vahametini azaltmaya hizmet etmektedir. Sorun KDP-PKK iktidar kavgası değildir. Sorun Kürt siyasetinin Kürdistan’ın özgürlüğüne dönük yaklaşımlarıdır. KDP ve PKK arasında 40 yıldan fazladır ideolojik çelişki bir söz konusu. Taraflar arasında başta kadın özgürlük sorununa yaklaşım olmak üzere topluma bakış açısısında köklü ideolojik farklıklar vardı ve devam edecektir. 

Oysa 'özgür Kürdistan' yeni bir bakış açısını hak etmektedir. Gelişen Kürdistan’da kadının özgür iradesi olduğu kadar, milliyetçiliğe ve dinciliğe prim vermeyecek kadar plüralist, tüm etnik ve inançsal kimliklerin eşit temelinde karar mekanizmalarına eşit temelde doğrudan katılımcılığı esas alınmakta. 

Yeni Kürt zihniyeti bu gerçekliği görerek ulusal birlik siyasetinde tarihin bu arka perde bilgisine dayanarak, ortaklığı arayan, birleştiren bir karaktere bürünmelidir. 

Rosa Luxemburg’un "Özgürlük her zaman farklı düşünenin özgürlüğüdür" ilkesini Kürdistan’da genişleterek "Özgürlük ortak ve beraber zorlukları aşmanın sanatıdır" dememiz gerçeğimize daha uygundur. Bu nedenle bugünkü ulusal birlik tartışmalarının kapsamını Kürtlükten Kürdistaniliğe taşırmamız bölge gerçeğine daha uygun olmaktadır. Çünkü Kürtler kahramanca yürüttükleri direnişleriyle özgürlüğün tadına vardılar ve gerçek özgürlüğün tüm 'ötekilerin’ özgürleşmesiyle sağlanacağını hem Bakur ve hem de Rojava deneyiminde gösterdiler.