Berlin’de karşılaştığım, birkaç gün öncesi İstanbul’dan gecici olarak ayrılan dik duruşlu adam, yıllar önce, "ölüm orucu" sonrası, 28 kiloluk ve fiziki olarak bitkin düştükten sonra, "hızlı bir ölüme kurban" gideceği hesabıyla tahliye edilen ve ölmemekte direnen, "seyyar" bir devrimci.

Kabanê’ye de gitmiş.

Cepheden cepheye koşuşturan, hala da ideal kilosuna ulaşmamış, hafif siklet bir boksör havasıyla durunca karşımda, mutlaka anlatacağı çok şey var tahminiyle, hikayesini dinlemeye başladım ve sadece dinledim.

Türkiye’deki rejimin halkları şimdiye dek görülmemiş bir savaşa sürükleyebileceğini;

Varolan polis, jandarma ve ordu güçlerine dayalı şiddetin yükseleceğini, Türkiye ve Kürdistan halklarını acılı günlerin beklediğini aktarıyordu.

Son gelişmelere bakıldığında, onun iddialarına denk düşen bir "start"ın verildiğini düşünüyorum.

Kanıksatılan şu: Türkiye’deki gündem 16 Nisan’a kilitlendi.

Bu, startı verilen "yeni" savaşın gündemi oluyor.

Erdoğan, 16 Nisan’a kadar geçecek dönemin aktif bir savaş arenası olduğunu ilan etti: "Hayır diyenlerin konumu, 15 Temmuz’un yanında yer almaktır."

Ortadoğu’da yıllardan beri devam eden fiili savaşı yürüten güçlerden biri olan Türkiye’deki rejim, caniyane adımlar atmaya hazırlanıyor ve bunun sinyalini yukarıdaki açıklamasıyla Tayyip vermiş oldu.

Son tablo bana 1917’nin Rusya’sındaki Nisan ayını hatırlattı.

Birinci paylaşım savaşının üçüncü yılıydı.

Lenin’in İsviçre’nin Zürih kentinden geri dönüşünün hemen sonrası.

Lenin’in 7 Nisan 1917’de "Prawda"da yayınlanan "Nisan Tezleri", o zamana kadar 70 milyon silahlı gücün aktif katıldığı savaşın, Rusya cephesinde bitirilmesinde önemli rol oynadı.

Lenin’in, ağırlıklı olarak, "Anavatan Savunması"na karşı mücadele yürütülmesi;

- Tüm Sovyetler’in iktidara yürüyerek, geçici Hükümet’i devirmesi;

- Savaşa son verilmesi;

- İşçilerin endüstriye el koyması;

- Bankaların devletleştirilmesi;

- Sovyetlerin inşası;

- Devrimci bir Enternasyonalin kurulması;

Konularını temel alan "Nisan Tezleri" sonrası, Ekim ayına kadar, Bolşevik Parti üyelerinin sayısı 10.000’den 500.000’e ulaşmıştı. Petrograd Sovyetleri’nde 600 delegeden sadece 40’ını oluşturan Bolşevikler, Ekim ayında bu delegelerin çoğunluğunu oluşturuyorlardı.

Bolşevikler’in "Barış, Özgürlük, Toprak, Ekmek" şiarıyla başlattıkları ajitasyon, işçi, köylü ve askerlerin Bolşevik politikası etrafında kenetlenmesinde önemli rol oynamıştı.

Bugüne dönersek:

Türkiye’deki egemenler, "Evet"i dipçiğe yüklediler.

"Hayır", Türkiye’de, "savaşa son vermek, bu rejimin alaşağı edilmesi, ekmek ve özgürlük için"; Kürdistan’da "işgalin sona erdirilmesi ve Özyönetim Konseyleri‘nin kurulması" için mücadele eden güçlerin, bir geçiş dönemine verecekleri cevap olmaktadır.

"Nisan Tezleri"nin olmadığı bir dönemde yaşıyorsak da umut, Kobanê’den Şengal’e, oradan Botan’a hükmeden devrimci ufkun sorumluluğunu taşıyanlar ve "Birleşik Devrimci Güçler"in oluşturacağı "Politik Proğram"da; 

Yani umut, kişinin, toplumun, insanca yaşamak isteyenlerin  başına bela olan, bu çirkin çehreler ve onların yönetiminden kurtulmak gibi, oldukça "normal" bir hayal bu.

Gerçekçi olanların, unutturulan insancıl yaşamı yakalamak için çırpınan yüreklerinin kıpırtısı gibi birşey!