Nuray Mert, Kürt hareketini yakından tanımak isteyenlerden biri. Her ne kadar geçmişte bir ara Kürt hareketinin “etnik” taleplerine çentik atıp bunu sağcılık lokasyonu biçiminde resmetse de eleştirilerini bugün daha sahici alanlara taşıyarak olan biteni anlamaya ve sorgulamaya çalışıyor.

Mert, senenin başından bu yana barış sürecinin muhtevasına değil belki ama usulüne ve anlık sonuçlarına dair kimi eleştiriler getiriyor.
Mert’e göre AKP liderliği, barış sürecini koz olarak kullanıp başta Kürt hareketi olmak üzere bu cenahtaki siyasal muhalefetle istediği gibi oyun oynamakta. Bu lineer siyasetin sonucunda Türkiye’nin otoriter bir demokrasiye kolaylıkla geçiş yaptığına değinip bu transformasyondaki Kürt iştirakini sorunsallaştırıyor özetle. Arada Mehmet Altan ve Şahin Alpay da bu tartışmalara dahil oldu. Bunlar ise daha ekstrem bir yorumla “Kürdistan’da özerkliğe karşı Batı’da faşizm” politikasına Kürt hareketinin tav olmasına dikkat çekip bu halin demokrasi için muhal olduğuna dikkatimizi çektiler.
Tartışmaya girmeden önce kullanışlı bir anolojiyi hatırlamakta fayda var. Kürdistan İşçi Partisi (PKK) tarihini bilenler kırk yıl önce bugüne benzer tartışmaların olduğunu hatırlayıp işi ironiye sarıyor. Zira hareketin çıkış dönemlerinde Öcalan’ın içinde bulunduğu ekol Kürdistan’ın sömürge olduğu ve dolayısıyla mücadeleye buradan başlamak gerektiğini doktrine ediyordu. Onlara göre “Kürdistan özgürleşmeden Türkiye özgürleşemezdi”. Mazlum Doğan bu kuramı mahkeme savunmalarında nedenleriyle birlikte mahkemeye izah etmekte hiç de zorlanmamıştı. Dönemin Türk sol fraksiyonları ise bu ideolojik kopuşu emperyalizmin yerli uşaklarının teorik bölücülüğü olarak görüp buna burun kıvırmakla meşguldü. Kırk yıl sonra benzeri bir tartışma yürütmek pek çok açıdan önemli. Her şeyden önce Kürtler özgürleşmeden Türkiye’nin özgürleşmeyeceği fikri günümüzdeki bu tartışmada herkesin kabulü. Zaten bu tartışmayı başlatanlar Kürtlerin özgürleştiği önkabulüyle sıranın Türkiye’ye geldiğini ima etmekte.
Ne var ki bu tartışmada öne sürülen donelerin neredeyse tümünün müphem ve problemli olduğunu iddia ederek başlayalım. Türkiye’de devlet kipinde faşizmin yaşanmadığını görmek için faşizmin kuramsal kaidelerine bakmaya gerek yok. Poulantzas’a baksak dahi bazı semptomların varlığına rağmen proto-faşizm koşullarının olduğu bile çok şüpheli. Bu yüzden “ebedi lider” benzeri faşizmi çağrıştıran meta-anlatılar fantezik kaçıyor. Faşizmden bu kadar kolay bahsetmek faşizmi hafife almak olur yalnızca. Öte yandan Türkiye’nin demokrasisinin özgürlüksüz ve otoriter olduğu noktasında eleştiriler sonuna kadar haklı. Ne var ki bu otoriterlik çubuğu batıda olduğundan çok daha fazlası halihazırda Kürdistan’da hükümferma. Neredeyse her ay bir Kürdün devlet kurşunuyla katledildiği gerçeği ortadayken Batı’da otoriterliğin söylemsel bunaltıcılığından bahsetmek biraz ayıp kaçıyor. Fakat yine de Türkiye’de belki de ilk kez otoriter siyaset eşitçe uygulanıyor. Doksan yıl boyunca Kürtlere sistematik olarak otoriterlik yüzünü gösteren devlet, bu yüzünü darbeler dönemi hariç ilk kez sistematik olarak batıda da gösteriyor. Yani Kürtler ve Türkler devletin şiddet çubuğu karşısında eşite yakın şu sıralar.
Mamafih Öcalan bahse konu bu otoriterliği milliyetçi-muhafazakar hegemonya biçiminde okuyup bununla mücadele bağlamında Gramsci’ci bir tavırla “tarihsel blok” sismiğinde HDP projesini ortaya koydu. Yani Kürtler barış sürecinin yüzü suyu hürmetine gidip evinde oturmadığı gibi pesimist bir retoriğe de sığınmadı. Otoriterliğin giderek koyulaşmasına hatta linç koreografisiyle süslenmiş gündelik faşizm fragmanlarına rağmen HDP seçim başarısı ile ana muhalefet ligine terfi ederken serhildanlar da pek çok yerde sürüyor. Devamla Kürdistan’a özerklik meselesine gelince, ortada bir özerklik falan yok. Sadece devlet eskisi gibi Kürtlere anomali bir varlık gibi davranmıyor, hepsi bu. Velhasıl şimdilik ne batıda faşizm söz konusu ne de Kürdistan’da özerklik. Yine Batıda otoriter bir devlet varsa Kürdistan’da alası var.
Gelelim Kürtlerin mücadeleyi hiç değilse gevşettiği illüzyonuna. Mücadeleden kasıt Nuray Mert’tin yazılarından anladığımız kadarıyla HPG’nin topa girmesi değil. Geriye demokratik mücadele ve enstrümanlarının kaldığı belli. Öcalan zaten siyaset stratejisini “politika” ile açık etmiş durumda. Bilhassa Arendt’ten mülhem “politika özgürleştirir” mottosu bir epistemolojik kopuş olarak süreç siyasetinin asal aksı. Burada Öcalan’ın demokrasi ve demokratik meşruiyet telkinlerinin çok önemli olduğu ortada. Müzakerelerin giriş kapısının her iki taraf açısından “demokratik zemin”de kalmak olması zaten barış müzakerelerinin bir gereği. Yanı sıra demokratik zemine yapılan vurgu rejimin faşizm olmadığını teyit eden bir yaklaşım. Zira herhalde faşizmle demokratik zeminde mücadelenin hayal olduğunu Türkiye’de en iyi bilenlerden biridir Öcalan. Otoriter rejimle demokratik zeminde mücadele edilebilir ama faşizmle asla. Bunu bilmek için Dimitrov olmaya gerek yok.
Nuray Mert’in bir başka yanılgısı barış projesini AKP’nin rehinesi olarak görmesi. Belki de tersi geçerli. AKP belki de bu projenin rehinesi. Zira bu süreç son bir yıl içinde iki defa referandum mahiyetinde seçim gördü. Ve AKP’nin seçimlerdeki tek siyasi projesi barış süreciydi ve bu seçimler bir anlamda toplumun barış sürecine verdiği aleni bir destekti her şeyden öte. Hele son seçimde AKP’nin MHP’den ciddi manada oy devşirdiğini düşündüğümüzde toplumun bu süreci sahiplendiğini görüyoruz. Bu yüzden belki de AKP, Kürt hareketinden çok daha mecbur. Yine Mert, AKP’nin hareketlerine, stratejilerine bakıp Kürtlerin duruşunu buna göre sorgulamakta. AKP olsun veya olmasın Kürtlerin kendi başlarına müstakil bir stratejisi olabileceğini aklına getirmiyor. Bu bağlamda Kürtlerin demokratik enstrümanlara intibak göstermekte yer yer zorlandığı gibi Mert örneğinde olduğu gibi Türkler de Kürtlerin demokratik enstrümanları kullanma pratiklerine intibak etmek de zorlanıyor gibi.
Ezcümle ortada bir müzakereden çok diyalojik bir mütareke var. Öcalan da son görüşmede yapılanın henüz diyalog aşamasında olduğunu müzakerenin hala başlamadığını kayda geçirdi zaten. Mütareke doğası gereği bir geçiş seremonisidir. Geçiş döneminde önemli olan usulden çok esaslar konusunda varılan mutabakat. Bu anlamda sürecin tırtıklı yerlerine bakıp meta anlatılar yazmak, ultra hacimli eleştiriler yapmak kumsala yazılan yazı özelliği gösterebilir bazen.
Hülasa bu tartışma otoriterizmden şekvacı Türklerle iletişimsel eylemliği yeniden düşünmek için vesile olabilir. Arendt’in “sınıfta dersi sessiz dinleyen öğrencilere haydi tartışmaya katılın da dünya için bir şeyler yapın” çağrısını hatırlamanın zamanıdır.