Sen yürürsün rüzgar yürür,

Dallar eğilir,
Yapraklar secde eder yürüyüşüne.
Sular kabarıp dalgalanır,
Köpüklü başlarıyla selamlar seni.
Ne tanrılar kalır önünde,
Ne beyler, ne krallar.
Seninle yazılır en büyük destan
En güzel tarih seninle başlar


Apocu hareketin ilk şehidinden Sakine Cansız’a kadar PKK’nin hemen hemen tüm öncü kadroları o eve gelip gidiyordu. Bir odaya giriyor, günlerce çıkmıyorlardı. Eğitim yaptıklarını çok sonraları anlayacaktık. Kısa süre sonra her geçen gün sayıları artmaya başladı. Bulunduğumuz mahallenin tüm gençleri ya Apocu harekete katılmış ya da sempati duyuyorlardı. Tuzluçayır-Natoyolu hattı Apocuların bir nevi üssü haline gelmişti... Sakine Arkadaş da aylarca bizde kaldı. Bizim ailenin bir ferdi olmuştu artık. Teyzelerimin sayısı ikiden üçe çıkmıştı.
Biz de devrimci ağabeylerimiz, ablalarımız gibi olmaya özeniyorduk, onların giydiği Esemsport ayakkabılar, kadife pantolonlar giyiyorduk.  Tüm devrimciler gittikleri eylemlerde sol elini yumruk yapıp havaya kaldırıyor, sloganlar atıyordu. Biz ise çocuk olduğumuz için sağımızı solumuzu karıştırıyor, yürüyüşlerde, mitinglerde  bazen sol elimiz yerine sağ elimizi kaldırıyorduk. Sol elimizi karıştırmamak için baş parmağımızın tırnağını yarısına kadar kesiyorduk.
Zamanla evdekilerin tüm yaşamı da onlara göre şekillenmeye başladı. Sokağa oynamaya çıktığımızda, çocuklarla konuşurken dahi evde olanlardan, gelen gidenden tek kelime etmemeye özen gösteriyorduk. Evdekiler polislerin gelmesi durumunda neler söyleyeceğimizi sıkı sıkıya tembih ediyordu. Ve Bir süre sonra ev baskınları, polis gözaltıları artık normal hale gelmişti. Ankara Eminiyeti’ndeki DAL’ın (Derin Araştırma Laboratuvarı) polisleriyle haşır neşir olmuştuk. O kadar hazırlıklıydık ki polisler her baskın yaptığında eli boş dönmek zorunda kalıyorlardı…
Ardından evimize gelen gidenin sayısı da azaldı. Tanıdığımız arkadaşların tümü Kürdistan’a gitmişti. Sadece Ankara’ya gelenler uğruyorlardı. 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’ne kadar bu durum böyle sürüp gitti. Darbeden sonra dayım, teyzem başta olmak üzere neredeyse evimize gidip gelen herkes tutuklanmış, Diyarbakır Zindanı’na gönderilmişti. Artık 5 Nolu Cezaevi bizim ikinci adresimiz olmuştu.
Tutuklamalar ardından, Amed yolculukları başladı. Ankara’dan yola çıkarak, 22-23 saat süren otobüs yolculuğu ile Amed’e gidiyorduk. Cezaevinin kapısından görüş kabinine girene kadar her defasında sayısız baskı ve hakaretle karşılaşıyorduk. Tutsakların hepsi hazırol vaziyette bekliyordu. Gardiyanların düdüğü ile başlayan görüş süresi 3 dakikaydı ama daha bir dakika dolmadan görüş bitti düdüğünün çalması bir oluyordu. Sadece yaşadıklarını biliyorduk, o vahşet içinde ölmemelerini mucize olarak gören ziyaret için bu da yeterli görülüyor, yaşamaları teselli veriyordu. Bu kaygı ve baskılar ardından cezaevinden çıkana kadar aynı işkenceye bir kez daha maruz kalıyorduk…
Daha 9-10 yaşlarındaydık ama bütün yaşamımız gözaltılar, işkence ve cezaevleri olmuştu. Kuzenim Salih’in*  hem annesi hem babası zindandaydı. O’nunla birlikte hep hayaller kuruyorduk. Salih, “Önce Mamak’tan babamı kurtaracağız, ardından Diyarbakır Cezaevi’nin altında tünel kazıp annemi, Sakine arkadaşları kurtaracağız, daha sonra da 35. koğuşta dayımları kurtarıp Kürdistan dağlarına gidip savaşacağız” diyerek hayaller kuruyordu.
Zindanlarda yaşanan vahşetten çocuklar dahi haberdarken, gazetelerde buna ilişkin tek satır haber verilmiyordu. 1980’lı yılların ortasına doğru Hürriyet Gazetesi’nde Sakine arkadaşın resmi ve altında kısa bir haber yer aldı: “PKK’li Sakine Cansız isimli teröriste 75 yıl hapis cezası isteniyor.” Aslında bu kadar cezayı duyunca  üzülmemiz gerekirken, biz sevinmiştik. ‘’Demek ki büyük işler yapmış, bu devletin canını çok acıtmış ki, kendisine bu kadar ceza veriliyor’’ diye düşünüyor ve bir yönüyle kendisiyle gurur duyuyorduk.
Bir gün akıl almaz işkencelerle bildiğimiz Diyarbakır Zindanı’ndan bana bir kazak gelmişti. Hem de Sakine arkadaşlar örüp göndermiş, onların elinden çıkmıştı. Baskı ve işkencelerle bildiğimiz cezaevinden kazak gönderilmesi beni şaşırttığı kadar, gurur duyduğumuz o insanlardan birşey almak da oldukça sevindirmişti. Kahverengi bir kazaktı. Ölçülerim alınmış gibi tam üzerime oturmuştu. Benim için dünyanın en değerli hediyesiydi. Hem giymek için büyük bir arzu duyuyor, hem de eskimesini istemiyordum. Kazağı giymek ve saklamak arasında günlerce tereddüt yaşadım ve nihayetinde giymeye karar verdim. Soğuğa sıcağa aldırış etmeden aylarca üzerimden çıkarmadım.
O kazağımı Ankara’da PKK’nin kuruluş günlerinin geçtiği o evde bırakmıştım. O evde ayrıca Kemal Pir, Mazlum Doğan gibi Diyarbakır zindan direnişinde şehit düşenlerin resimleri, ayakkabıları, kanlı gömlekleri de vardı. O kazağa, zindan direniş tarihini anlatan o elbiselere ne oldu hiç sormadım. Belki de bir eski kazak, eski bir gömlek diye atılmasından korktuğum içindir...
Yıllar sonra Sakine arkadaş  ile Güney Kürdistan dağlarında karşılaştık. Bana söylediği ilk söz, ‘’Senin çocukluğunu bilirim’’ oldu. Ben de O’nun bu sözüne ‘’Senin gençliğini bilirim’’ diye cevap verdim. Belki o zaman geleceği öngörmeden, öylesine söylenen bir sözdü bu. Mücadelenin her yılında direnişle geçen o gençliğe yeni direnişler kattı. Kavgasını, direnişini büyüttükçe kendisi de büyüdü. Üzerine romanlar, destanlar yazılacak bir gençlik ve yaşam ortaya çıkardı.
Sakine arkadaşın şahadetinden önce onu Avrupa’da bir kez daha görme imkanım oldu. Halen Kürdistan halkının hizmetinde, çantası sırtında ülke ülke, şehir şehir dolaşıyordu. İlk günkü umudu ve direnişçi kişiliğinden birşey kaybetmeden...

* Salih Doğan Yıldırım (Cumali) 2005 yılında Kürdistan dağlarında bir çatışmada yaşamını yitirdi.