
"Neyi söylesem bir kahramanlıktı
içinde azıcık buluştuğumuz
bir bulutla bir kağıt peçete arasında
kısacık yoğun bir akşam
şaşırdım hüznümü nerelere bıraksam"
Turgut Uyar
Herşeyi anlatmalı mı yoksa susmalı mı? 9 yıldır ikisini de denedim. Acılı, çaresiz, isyana bulaşmış kelimeler gibi suskunluklar da bu gidişi açıklayamadı. Denizin laciverdini, kavganın zorlusunu, çiçeklerden papatyayı, dağların hepsini seven, herşeyin nedenini bilmek isteyen meraklı yoldaşım! Bir neden arıyorum gidişini dayanılır kılacak. Bulduklarım kavganın kanunlarının ötesinde. Doğanın kendisine sakladığı birşeyler olmalı bu gidişte. Yoksa yaşam kusurlu insanların beyhude bir çabası mı? Sen ve diğerlerinin gidişinin nedeni bu olabilir mi? Çok önemsediğin keskin zekan (güzelliğinle değil zekan olsun isterdin, başkalarının seni beğenme ölçüsü), baharda dört yandan fışkıran su kaynaklarına benzeyen berrak kavrayışın, kaynağı sende saklı yapma, yaratma enerjin. Bunlar kusursuzluğun alametleri değil mi?
Yüreğimizin kapılarını çalan bir Alman ve bir Türk'ün umutsuzluğun kol gezdiği bir kıtadan kalkıp dağların yolunu tutmasıyla, çoğumuzun yaşama hoyrat yaklaştığı, kaynağından kopan bir akış olduğu o günlerde kısa yolculuklarının sonsuzluğa dönüşmesiyle, tanrılar bizi bir hakikate mi ulaştırmak istiyordu? Acı tesadüfler, bir film karesinden ibaret değilmiş. Yüreği kanatarak, susarak, özleyerek, isyan ederek bunların en dibine batarak öğrendim. Ya da öğrenemedim. Suskunluğun kollarındayken teslim olduğumu sanıyorum bu acıya. İsyanlarım kusursuzluğuna, samimi yoldaşlığına, sonsuz insan sevgisine leke düşürüyor. İşte böyle çaresizim...
Kimbilir belki de bulduğun, bulacağın nedenlerin hepi topu budur. Hayat dediğin kusurlu insanların beyhude bir çabasıdır.
Yoklukların eskisi gibi acıtmaması alışmaktan ötürü değil. Gidenlerimizi ruhumuzun en gizil yerinde, kötülüklerin el uzatamayacağı bir dinginlikte saklayışımızdan. Bazen bir düş kadar uzak, bazen bir koku, bir gülüş, bir şarkı kadar gerçek ve yanıbaşımızda olmalarından. Kaçmıyorum anılardan artık. Yokluğunun aynasında yüzleşiyorum kendimle. Senden sonra yitirdiklerimin ve kazandıklarımın hesabını tutuyorum o aynaya bakarak.
Birlikte gelecek düşü kurduklarımızın çoğu hayatta değil. Sorxwîn, Dêrsim, Yıldız, Rûken, Arjîn ve Rojîn… Yıldız yağmuru dindi kaç zamandır. Düşlerimiz ceren gözleri gibi ürkek, yaralı bir kuş kanadı gibi. Yokluğunun acısını çoğaltan yitirmeler olmasın istiyoruz ve yitirmenin ne olduğunu bilen bir çift gözün ışıltısını gölgeleyen acıyı nerede görsek tanıyoruz artık. Zaman unutmakla doğru orantılı işler diyenlerin yanıldığını biliyoruz. Kendimizden bir parça yaptığımız acı analtıyor bize bunu. Yürek nasır bağlamıyor işte! Aksine zamansız açan bir tomurcuğun yalancı bahara yakalanışı gibi. İçimdeki çığlıkları bastıran bu sükunet nerden geliyor: İşte onu çözemedim hala.
‘Zaman üzerine kalem oynatanlar’ın dedikleri doğru çıkmıyor gördüğün gibi, ama hayat seni doğruladı. Karanlık ve karmaşık günlerde günlüğüne yazdığın bu satırlar şimdi Kürdün yaşam kanunu.
''Nemrut Hz. İbrahim’i ateşe attığı zaman bir karınca ağzıyla bir damla su alıp ateşe atıyor. Görenler de ‘senin bir damla suyun o ateşi söndürmez ki! Niye yoruluyorsun?’ diyor. Karınca, ‘Olsun. Biliyorum ama yine de tarafımız belli olsun’ diye cevap vermiş. O ateşte yanman gerekse de doğrulardan taviz vermemelisin.''
Tarafın bizim yanımız oldu ta başından beri. Kaç yurtseverin sofrasında ekmeğini paylaştın. Kaç kapıyı çalıp ne acılı bir tesadüf ki şimdi adınızı alan kadın merkezi için başlayan kampanya için para topladın. İsmin bu yüzden çok yakışıyor sana. Amara: O bizden…
Nedense anıların ta başından bu yana ( Şehit Arjîn ile seni andığımız o günlerden beri) ağlamakla gülmek arasındaki mesafeyi yakınlaştırdı. Bu sana mahsus bir şey. Bak ben anlatayım. Göreceksin öyle olacak…
Ayağındaki yırtık ayakkabıları gördüğümde ''Kendine bir ayakkabı al, anne baban görse çok üzülür'' dediğimde. ''Onlar alışkın bu halime'' dediğinde inanmamıştım. Yurtsevelerin sana ayakkabı almasına engel olmak için, girdiğin ilk dükkandan satın aldıklarının erkek ayakkabısı olduğunu da bir hafta sonra fark edebilmiştin. Senden sonra anne babandan öğrendim zorla mağazalara götürüldüğünü… Kontürünün bitmesini hiç dert ettiğin görülmemiştir. Fransızca konuşan sekreterin sözlerini ''Hah işte bu kadar boş boş konuşursan gece vakti ortada kalırsın, şimdi ne yapcan bakalım diyor'' diyerek tiye aldığın görülmüştür. Maddiyatla bağın bu kadardı. Yiyecekleri tanımlama biçimin de ilginçti. Jöle, puding gibi şeyleri neden sevmediğini sorduğumda ''Ben sallanan şeyler yemem'' demiştin. Hayatın hiçbir ayrıntısı önemsiz değildi. En sıradan bir anı bile ballandıra ballandıra, hiçbir ayrıntıyı atlamadan, taramalı bir şekilde anlatışın yok muydu hele. Merak ettiğin bir mesele oldu mu uyku bize haramdı. Yeni baştan sardırır anlattırırdın. ''Bileydim, kayıt altına alırdım'' derdim sana uykum çok geldiğinde. Ezginin Günlüğü’nün bir şarkısını mırıldanıyordum. ''Biz bu denize ne zaman girdik, en son ne zaman'' falan diyordu ya hani. Birden sesin titredi. ''Sus biraz daha söylersen oturup ağlayacağım'' dedin. Allah allah bu şen şakrak şarkıda nasıl ağlamak geliyor içinden demiştim sana. Sonra günlüğünden anladım buralara hiç alışamadığını. Şöyle yazmışsın; ''Çok özledim her şeyi. Çok özledim. Ama en çok da denizi… Ayağım toprağa hiç değmiyor. Bu yıl hiç deniz görmedim. Yağmurdan sonra deniz kokmuyor. Bırak toprağı hiçbir şey kokmuyor. Yediğin o kırmızı şeylerin domates olduğunu ispatlamak imkansız bir şey. Ülkemi çok özledim. Yurtseverliğin ne olduğunu ülkesinden uzaklaşınca anlıyor insan.''
Senin yöntemlerinle anlatmaya çalışıyorum seni. Ayrıntıları okuyarak sana ulaşsınlar istiyorum. Bir şey daha: Sen yüreğinin kapılarını ardına kadar açmışsın. Kürdü içeri almış, Kürdün kapısından girmişsin. Ne bir eksik ne bir fazla. Almasını bilen onu çoğaltmış sadece. Sana dair yazılanlardaki ortak noktaların bu kadar çok olmasından anladım bunu. Ankara’dan bir okul arkadaşın, Gabar’da bir gerilla, Avrupa’da bir Kürt ailesi… Konu sen olunca kelimeler arasındaki mesafeler kapanıyor. Senin aradaki mesafeleri kapatmak için koşar adım yürüyüşüne benziyor. İsmin demek bu yüzden sana yakışıyor. Sen bizdensin…
ZİLAN DİYAR