Şimdiki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı ilkin İstanbul Belediye Başkanlığı adaylığından dolayı tanıdım. Daha sonraysa İstanbul’daki bir Alevi dergâhını kapatma çabası, Alevilerin büyük protestosu ve Erbakan dahil mensubu olduğu parti yöneticilerinin araya girmesiyle geri adım atması sürecinde...

1994 yılı sonlarında kitaplarımdan dolayı 10 buçuk yıl hapis cezası almam üzerine ülke dışına çıkarak Almanya’ya geldim. Kendisi de, yanılmıyorsam 1995 yılında Almanya’ya gelerek, Berlin’deki Offener Kanal’da bir programa katılmıştı. Parayla kiralanan bu kanaldaki program yapımcısı, kurtarma amaçlı güdümlü sorular sorarak, ona kendisini savunma ve aklama olanağı yaratmaya çalışıyordu.

Bugün gibi hatırlıyorum: Erdoğan diyordu ki, “Eğer Alevilik, Ali’yi sevmekse gerçek Alevi benim!” Devam ediyordu: “Ali, öyle bir Müslümandı ki, elindeki Zülfikar’ı ile İslam’a en büyük katkıyı yapan kişiydi... Hatta bir defasında İslam’ı yaymak için savaşa giderken, bakıyor ki, namaz saati geçiyor. Allah’a yalvarıyor, ‘Allah’ım namaz saatim kaçıyor, zamanı durdur da namazımı kılayım’ diyor. Allah da zamanı durduruyor ve Ali namazını kıldıktan sonra kafirleri kırmaya devam ediyor...”

Tabii, kimse sormadı, “Yahu o zaman saat mi vardı da saatine bakarak namaz saatinin kaçtığını anladı“ diye. Neyse, bu “Ali sevgisini” sonraları da birçok defa tekrar ettiğine şahit olundu.


‘Düşünce cezasına’ hiç karşı olmadı

Erdoğan’la ilgili ikinci hatırladığım, okuduğu bir slogan- şiirden dolayı hapse mahkum edilmesi dolayısıyla idi. Ziya Gökalp’in bir şiirini dizelerini değiştirerek okumuş ve bundan dolayı hatırladığım kadarıyla 8 ay hapis cezasına çarptırılmıştı. Hemen belirteyim ki, kendi payıma bu hapis cezasına hep karşı çıktım. Kendisi, Saray Cezaevi gibi bir yerde, infaz sonrası 3 ay gibi bir hapis yatsa bile, düşüncelerinden dolayı ceza almasına hep karşı çıktım ve bunu gündeme getirdim. Çünkü bir insanın düşüncelerinden dolayı cezalandırılmasına karşıydım.

Nitekim, 2007 yılında kendisine verilen “27 Nisan E- Muhtırası”na karşı çıkan 206 yazar, sanatçı, gazeteci ve insan hakları savunucusunun çok büyük bölümü de solcu ve demokrat insanlardı. (Bkz. Evrensel, 09.05.2007).

Gelgelelim Erdoğan, bu cezanın “mezhepçi” saiklerle verildiğini söyleyip durdu; yani ilkesel olarak düşüncenin cezalandırılmasına karşı olduğu için değil... Gerçekten de, tesadüfen Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin beş üyesinden üçü Alevi idi. Ancak ne var ki aynı Daire, benim de bir kitaptan dolayı 6 aylık cezamı 2 yıla çıkarmıştı. Yani toplam altı kitaptan 10 buçuk yıllık cezadan dolayı yurtdışına çıkmak zorunda kalmıştım ve altı yıl boyunca ülkeye gidememiştim. Ecevit’in 1999 yılında çıkardığı “basın-yayın cezalarının üç yıl süreyle ertelenmesine” ilişkin yasa dolayısıyla ancak 2000 yılında ülkeye dönebilmiştim.

Birçok defa gözaltına alınmama, iki kez tutuklanmama, içeride toplu dayak ve işkence görmeme ve çıkardığım Özgür Gelecek dergisinden dolayı 30 dava açılmasına rağmen, mecbur olmadıkça yaşadıklarımı anlatmadım. Fakat Erdoğan, üç aylık hapisten dolayı hep “mağduriyet ve mazlumiyet” edebiyatı yapageldi.


Baş örtüsünde ‘demokrat’, Kürt ve Alevi’ye inkarcı

2000 yılından sonra ülkeye döndüğümde öğrendim: 1989’da Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde, daha önce 2000’e Doğru dergisinde yayımlanıp beraat etmiş “Nazım Hikmet ve Türk-Kürt Halklarının Kardeşliği” konulu bir yazımdan dolayı askeri savcının sözlü talimatıyla beni ve yazı işleri müdürünü tutuklayan yeni Yargıtay üyesi hidayete ermiş, Erdoğan’ın eyleminin “düşünce özgürlüğü” bağlamında değerlendirilmesi gerektiği yolunda uzun bir muhalefet şerhi vermişti. Bu ve diğer üyenin verdiği muhalefet şerhleri basına da yansımıştı.

Ülkeye dönüşümde ziyaretine gittiğim Yargıtay Başkanı Sami Selçuk’un, o anda orada bulunan söz konusu üyeyle tanıştırması üzerine, kendisini iyi tanıdığımı, yayımlanıp beraat etmiş bir yazımdan dolayı beni tutukladığını söyleyince, orada duramamış ve çıkmak zorunda kalmıştı.

Neyse, sorun bunlara takılıp kalmak değil. Bu ilişkilerin nasıl yürüdüğünü, bugünkü iktidarın örnek aldığını iddia ettiği ANAP’ın Genel Başkanı ve eski Cumhurbaşkanı Turgut Özal özetlemişti zaten. Ayrıca hiç kimsenin düşüncelerinden dolayı cezalandırılmasını savunamayız. Ancak adaletin nasıl işlediğini ve düşünce özgürlüğünün hâl-i pür melâlini yakından gözlemliyoruz. 

Kısaca, sürekli “mağduriyet ve mazlumiyet” üzerinden politika yürüterek yaklaşık 100 yıldır büyük hasarlara mal olmuş Kürt ya da Alevi sorununu “baş örtüsü” ile eşleştirip, baş örtüsü sorunu çözülünce de diğerlerini red, inkâr ve zorbalıkla halletmeye çalışan zihniyete sözümüz.


İsmail Kahraman: Dengbêj kaydını imha edin!

1960 Darbesi sonrası Kayseri’de okurken, bu şehirde ve diğer şehirlerde konferans veren kişilerden biri Necip Fazıl Kısakürek, diğeri de Refik Korkut’tu. O tarihlerde gençlik, iki çatı altında örgütleniyordu. Biri, Milli Türk Talebe Federasyanı (MTTF), diğeri ise Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) idi. Sol kesim Federasyon’da, sağ kesim ise Birlik’te örgütlüydü. İşin ilginç yanı, Talebe Birliği özellikle Kürdistan’da da örgütlendirilmeye çalışılıyordu. Kayserili eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de çeşitli vesilelerle bu konferanslara katıldığını ifade ediyordu.

Asıl konumuzu oluşturan Erdoğan’a geçmeden önce, aynı ekoldan gelen şimdiki Meclis Başkanı İsmail Kahraman’la ilgili bir anekdotu aktarmak istiyorum. 2000 yılında ülkeye döndüğümde, bir alan çalışması için gittiğim İç Toroslar’da, yakın geçmişte aramızdan ayrılan Asaf Koçak’tan, Kültür Bakanlığı‘ndan iki görevlinin yöremizin son dengbêji kabul edilen Hasanî Tosın’dan altı saat süreyle Kürtçe destan ve kilam kaydı yaptıklarını öğrendim. Ankara’ya dönünce ilgili kişileri görerek durumu sordum ve konuyu doğrulatınca dönemin HAGEM Genel Müdürü Seyhan Livanelioğlu ile görüşerek bu kaydın bir kopyasını istedim.

Kürtçe kayıtları yapan folklor araştırmacısı Piri Er, Genel Müdür’ün yanında aynen şunları söyledi: “Biz bu kayıtları yapıp getirdik ancak arşive alınıp kullanıma sokulması için Bakan’ın izni gerekiyordu. Onay için Bakan Kahraman’a sununca, ‘Bunu derhal imha edin’ talimatını verdi. Biz Genel Müdürlüğün kuruluş görevi gereği bunları derlemek durumunda olduğumuzu söyleyince de, ‘O halde arşive koyun ama kesinlikle kimseye vermeyin’ talimatında bulundu. Bu yüzden size veremeyiz...”

Gerçekten de vermediler ve yöremizin son dengbêjinin bant kaydının akıbeti ne oldu, bilmiyorum. Yani MTTB geleneğinden geldiği söylenen şimdiki Meclis Başkanı da böyle bir “demokrat”...


Necip Fazıl ve Erdoğan

Şimdi gelelim, Erdoğan’ın sıklıkla ilham kaynağı olarak sunduğu Necip Fazıl’a. Hemen belirteyim ki, biz de zaman zaman Dersim Soykırımı’na ilişkin son derece acılı anekdotlar ve anılar dolayısıyla Necip Fazıl’ı ve Büyük Doğu gazetesini anıyoruz. Burada yapılan mezalime ilişkin 3 Şubat 1950’de yayımlanan 17. sayıda öylesine acılı hikâyeler var ki, yürek dayanmaz... Tıpkı Erdoğan’ın Meclis kürsüsünden yaptığı 13 bin 300’lük katliam bilançosu gibi... Erdoğan, gerek Kılıçdaroğlu’nu köşeye sıkıştırmak, gerekse CHP’yi mahkum etmek adına, “özür dilemek gerekiyorsa, böyle bir gelenek varsa özür de dileriz” diyordu. 

Kendi payıma, bu noktada bile yukardaki hesaplar bir yana Erdoğan’ın, Necip Fazıl’ın Dersim Soykırımı’na ilişkin son derece çarpıcı ve sarsıcı yazısından etkilendiğini düşünüyorum. Büyük bağlılık duyduğu Necip Fazıl bunu yazmışsa gerçektir, diye düşünmüş olmalı...



Erdoğan’ın ‘başkanlık rejimi’, İslami faşizm olmasın?


Cemil Koçak’ı ilkin 1986’da yayımladığı “Türkiye’de Milli Şef Dönemi (1938- 1945)” başlıklı kitabından tanıdım. Yazı ve kitap çalışmalarını olabildiğince izlemeye çalışıyorum. 2009 yılında yayımladığım ve adeta bugünkü hükümetin açıkladığı “Master Plan”ın temelini teşkil eden “Kürtler’e Vurulan Kelepçe: Şark Islahat Planı” çalışmamı mutlaka görmesini önerdiği Prof. Dr. Hüseyin Yayman, onun önerisi üzerine evime gelmiş ve bu planın orijinal metinlerini görmek istemişti. “Devletin Kürt Hafızası” konusunda bir çalışma yürüten Yayman, Cemil Koçak’ın kitaptan çokça söz ettiğini, bu nedenle doğrudan benimle görüşmek istediğini söylemişti. Bir de Plan karşısında şaşkınlığını gizleyemiyordu. Çünkü bir devlet aygıtının bu toprakların kadim halklarından biri olan Kürt halkı hakkında böylesi bir “tuzak” kurabileceğine inanmıyor veya inanmak istemiyordu. Belgelerin aslını görmek istemesi, bundan kaynaklanmış olmalıydı.


Başbakanlık isteyince...

Nitekim bir süre sonra Başbakanlık, o tarihlerde 1. basımı bitmiş olan kitaba yayınevi üzerinden ulaşmaya çalışıyor ve mevcudu kalmadığı için bir nüshasını Milli Kütüphane’den sağlıyordu. Belki bu aramada, KONGRA-GEL’in Şark Islahat Planı’nı “Cumhuriyet tarihi boyunca Kürtler’e uygulanan fiziki, siyasi ve kültürel soykırımın belgesi” olarak deklare etmesi de etkili olmuştu. Hangi etkenle olursa olsun, kendi payıma sevinmiştim. Çünkü hükümetin, yaklaşık 90 yıllık politikanın iflas ettiğini, bu Plan’da öngörülen yöntemin “çıkmaz yol” olduğunu göreceğini ve Kürt sorununun demokratik çözümüne yöneleceğini düşünmüştüm. Ancak seçim sürecinden itibaren başvurulan “zor” yöntemleri, ne yazık ki bu hükümetin de sorunu kavrayamadığını ortaya koydu.


‘Başyücelik’ devleti

2002 yılında iktidara gelen AKP hükümetinin uyguladığı gelgitli politikaların izini sürerken yolum, Cumhuriyet tarihini iyi bilen Prof. Cemil Koçak’ın her şeyi “başkanlığa” endeksleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın piri, idolü Necip Fazıl Kısakürek’e ilişkin bir yazısına götürdü. Açıkçası Erdoğan’ın fiili uygulamalarının birçoğunun köklerini bu yazıda anlatılan Kısakürek’in “Başyücelik Devleti” olarak adlandırdığı “İslam Devleti Projesi”nde görmek mümkün.

Koçak, yazısının altbaşlığında bir hatırlatma yapıyor: “Kemalist lâikliğe gönül vermiş dostlarımızın tüylerini diken diken edecek bir yazı! Bundan 40 küsur yıl önce, Kumarbaz ve büyük şair Necip Fazıl merhumun karihasından (öngörülen yönetim modeli MB) çıkan İslâmi bir faşizm önerisi.” (Bkz. Tarih ve Toplum Dergisi, Sayı: 72, Aralık- 1989, s. 57- 60)

Kemalist lâikliğin ne menem birşey olduğunu gördük de, bunların Alevilik sorununun çözümünden de birşey anlamadık. Aleviler tartışıp duruyor: Yahu biz dergâhlarımızın/ cemevlerimizin yasal güvenceye kavuşturulmasını isterken, üstelik bu konularda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararları varken, bu “İrfan Evleri” de nereden çıktı? Onun izini sürerken de gördüm ki, daha 17. yüzyılda Evliya Çelebi, Bursa’nın çalgıcı kahvelerini dolaşırken, buraları birer “İrfan Evi” olarak nitelendiriyor. Yani Aleviler, ibadet evlerini ararken, yolları çalgıcı kahvesine çıkıyor!


Cemil Koçak’ın ilginç tespitleri

Hemen belirtelim ki Cemil Koçak, Necip Fazıl’ın özellikle 1940’lı yılların ikinci yarısı ile 1950 yılının başlarında yayımladığı Büyük Doğu Mecmuası’nı tarayarak, “İslâm faşizmi” olarak nitelendirdiği ilginç sonuçlara varıyor. Bu mecmuanın öngördüğü Meclis “Yüceler Kurultayı”, devlet başkanı da “Başyüce”dir. Bu yönetim modelinde “Din İşleri Reisliği” adında son derece önemli bir birim, bir “Hükumet”, bir “Halk Divanı” ve bu “Başyücelik Devleti”ni tanzim edecek “ilim, irfan ve sanat” adamlarından kurulu bir “Başyücelik Akademyası” olacaktır.

İsterseniz, burada sözü doğrudan belgelerden giderek yönetim modelini açımlayan Cemil Koçak’a bırakalım:

“Şimdi bu projeyi kısaca değerlendirmeye çalışalım: Kim tarafından ve nasıl seçileceği hiç belli olmayan, ancak bir defaya mahsus olmak üzere seçilen elit bir kadro (Yüceler Kurultayı), projede her ne kadar karar organı olarak sunuluyorsa da kendi önerdiği adaylar arasından diktatör (Başyüce) seçilince, kurum olarak ebediyen ayakta kalmakla birlikte, işlev olarak yeni diktatör seçimine dek faaliyetine son veriyordu. Yani Kurultay’ın görevi pratikte kendi içinden diktatör adaylarını saptamakla sınırlıydı.

Başyüce yani diktatör, bir kez seçilince artık tüm yetkileri eline almış oluyordu. Kurultay üyelerinin akıbeti diktatörün elinde olduğu için, diktatör Kurultay üyelerini dilediğince değiştirerek, daha sonraki dönemlerde de seçilmeyi güvence altına alabilecek manevra olanağına sahip kılınmaktaydı. Kurultay’ın diktatöre karşı bazı yetkileri varsa da, bu yetkilerini kullanması güç koşullara bağlanmıştı. Zaten pratikte toplanma mekanizması olmayan Kurultay’ın yetkilerini nasıl kullanabileceği tartışılabilir. Başyüce’nin yetkileri ise sınırsızdı; hükümet de ona karşı sorumluydu.

Her türlü serbestliğe ve başıbozukluğa karşı olduğu için, halka sadece beş yılda bir diktatörünü seçme hakkı tanımıştı. (Ayrıca ulus tanımına kadınların da dahil olup olmadığı pek belli değildi.)”


Ütopya değil, örgütsel hedef

Aslında bu projede “kadın”a ayrılan bölümde, “Onun ezeli ve ebedi tek ve aziz bir işi vardır ki, o da anneliği ve ailedir. Cemiyeti yükselten, hariçte çalışan kadınlar değil, aile vazifesinde muvafık olan bilgili annelerdir” sözleriyle kadının çalışma yaşamından çekilerek eve kapatılması öngörülmektedir.

Koçak’ın çıkardığı sonuçlara devam edelim: “Herkes görüşünden ve önerisinden sorumlu tutuluyor ve sürecin olumsuz sonuçlanması dâva sahibini en acı mahkumiyete sürükleyebiliyordu. Savunulan görüşlerin olumlu mu, olumsuz mu sayılacağı ise, diktatörün bizzat kendi kararına bağlıydı.

Kurultay’da hâkimiyetin hakka ait olması, Din İşleri Reisliği’nin devlet ve hükümet işlerinde ön planda rol oynaması, hırsızlığın cezası olarak herkesin gözü önünde kolunun kesilmesi gibi şeriatçı yaklaşımlar, kadınların işten uzaklaştırılmasına yönelik görüşler, Büyük Doğu Cemiyeti’nin herhalde İslâmî yönlerini vurguluyordu. Büyük Doğu’nun tasvir ettiği devlet örgütü yani ‘Başyücelik Devleti’ projesinin temellerinin faşist ideolojiden kaynaklandığını belirtmek sanırım mübalağa olmaz.

Öyle görünüyor ki, bu proje kişisel bir ütopya olmaktan ziyade, örgütsel bir hedef olarak ortaya atılmıştı.” (Bkz. Agy, s. 59).

Evet, 1940’lı yıllarda hemen tüm Sol ve demokrat kesimlerin karşı çıktığı “tek parti, tek şef” yönetimi yerine İslâmi/Türkçü zihniyetin ikame etmeye çalıştığı devlet ve başkanlık modeli... Fazla söze bilmem gerek var mı? Ne demişler: “Anlayana sivrisinek saz...”


MEHMET BAYRAK