Sonda söyleyeceğimi baştan söyleyeyim. Nietzsche’nin “Ümit kötülüklerin en kötüsüdür. Çünkü işkenceyi uzatır” düsturuna geldim dayandım. At iziyle it izinin birbirine karıştığı 15 Temmuz’dan bu yana iflah olmadığımız yetmezmiş gibi şimdi bir de OHAL günleri çaldı kapımızı. Bunun ne demek olduğunu açıp tekrar Anayasanın 121. Maddesini hatmederek hatırladık, amma velakin gündelik hayattaki karşılığını, hafızasında hiçbir yeri olmayan 20’li yaşlarındaki gençlere anlatmakta, açıklamakta hem zorlandık hem de utandık.

Zorlandık çünkü bizim gibi “batılılar” o maddede yazılanları maddi olarak yaşamamıştı. Tek kanaldan yapılan yayınlarda asayişin berkemal olduğu, Allah’ın izniyle korucuların da tam tekmil görevlerini (!) ifa ettiği, OHAL’in olağanlaşmasının memleketimize sayısız faydalar getireceği bildiriliyordu. 90’lı yıllarda aldığımız bu duyumlar, seneler sonra toplu mezarlara, asit kuyularına, işkenceyle insanlıktan çıkarılanların hayatta kalma mücadelesine dönüştü. Şimdi darbeye karşı geliştirilen “karşı darbe önlemleri” çerçevesinde toplu tutuklamalar, onlarca hastane, üniversite, yurt ve sendikaların kapatılmasına şahit oluyoruz. Hatta tablo o kadar vahim ki; Alevilerin de paralelleri temizleniyor. Aradan elbette muhalif ne kadar insan, gazeteci, avukat varsa onlar da çıkıyor. OHAL kapsamında 30 güne çıkan gözaltı süresini de hesaba katarsak durumun vahameti daha netleşir. 

15 Temmuz gecesi pokemon avlar gibi insan avlayan, halkın üzerine ateş açan, it sürüsü dedikleri hazır kıtaları vurmakla görevli, sürüsüne bereket askerden itiraf, intihar haberleri de gelmeye başladı. “Ne istedilerse verdik” diyenlerin şimdi verdiklerini geri alma operasyonları bunlar anladık da, bizim gibi “ne darbeci ne diktacı” olan mutsuz azınlık ne yapacak, nasıl yaşayacak? Nasılsa yarın yok, gelecek belirsiz o halde bugüne asılalım, ânın değerini bilelimci spritüel üfürmelere de prim vermeden nefes alacak bir alan bulmakta, yaratmakta zorlana zorlana yaşamaktan yorulduk. Bu gidişle eceli beklemeye de gerek kalmayacak herhalde. Hücceten değil, cümleten gideceğimiz günlerin başını tuttuk. 

Utanıyoruz çünkü, benim gibi kırkını aşmışların böylesi bir umutsuzluk içinde yaşaması, bunu dile getirdiğinde gençlerin içini karartma diye azarlanması, insan olmanın en temel hakkı olan özgürce yaşama hakkının dikta/cunta rejimlerince ele geçirilmesi kolay yenir yutulur lokma değil. Bir güne bir aylık Meksika gündemini sığdırabilmeyi başaran cinnet vatanımda dizi dizi darbe kalkışması videosu izleyip, devletin en üst, en kutsal (!) makamlarına ya Allah diye girenlerin salyalı ağızlarından küfürler işiterek, en güçlü istihbaratının enişteyle, eşe dosta kaldığını fark ederek bugünü sağ salim geçirmek her yiğidin harcı değil.

Üstadın dediği doğru belki ümit etmeyi bırakırsak işkence azalır; bu sefil tabloyu seyrederek, zanaatkarından sanatçısına kimin elinden ne geliyorsa onu eyleyerek yaşamak evladır. Başka türlü bu kadar öfkeyle, nefretle, kinle, düşmanlıkla başetmek mümkün görünmüyor. 

Darbecilerin kulaklarını keselim de çıktıklarında belli olsuncular, dini tören yapmayalımcılar, hainler mezarlığı kuralımcılarla, takside giderken bile bir anda yumruk atanlarla, arabanı gelişi güzel tekmeleyenlerle, ellerinde pala ve satırlarla dolaşanlarla aynı ringte değiliz malum. Bundan sonra bizim gibi azınlıkların yapacağı tek şey; kendi cemaatlerini oluşturmak, kendi cemiyetlerine sığınıp, korunmayı, kollanmayı ve kendi dilinde konuşan tek tük insan kaldıysa birkaç kelam etmeyi dilemek. Bu kadar küçük bir dilek de umuttan sayılırsa, varsın sayılsın; bu “işkence” öyle de böyle de uzayacak belli ki.