
Kürdistan Özgürlük Mücadelesi’nde Avrupa’daki mücadele büyük bir önem taşır. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, Kürdistan Özgürlük Mücadelesi’nde Avrupa’daki Kürt halkının rolünü, mücadele tarihi açısından hayati bir role sahip olduğunu anlatır.
Uzun soluklu maratonda, neredeyse her bölgede simge isimler var. Bu simge isimlerin bazıları yaşıyor, halen bulundukları bölgede canlı bir yaşayan tarih, bir bilirkişi, bir bilge insan, sorunların çözümünde tanıdık bir yüz…
Tıpkı Mardinli Êzîdî Apê Xelef gibi. Saarbrücken’de yaşayan Kürdistanlıların Apê Xelef’î (Xelef Ağırman) 82 yaşını çoktan devirmiş… Bu uzun yılların önemli bir bölümü, Kürdistan Özgürlük Mücadelesi’ne, kendi halkına hizmetle geçmiş.
Xelef Ağırman, 1980’lerden beri özgürlük mücadelesine hizmetlerinden gururla bahsediyor. Ve ömrünü ikiye ayrıyor. Kürdistan Özgürlük Mücadesiyle tanıştığı 1980 yılının öncesi ve sonrası. Pişmanlık veya gurur Apê Xelef’te işte bu zamana göre tasnif oluyor.
Merak ettiklerimizi Apê Xelef’e sorular sorduk. İşte sorularımız ve Apê Xelef’in cevapları…
Ape Xelef öncelikle kendinizi biraz tanıtmanı istiyoruz.
Ben, 1933 yılında Mardin’in Midyat ilçesine bağlı Bacinê Köyü’nde doğmuşum. Köyümüz Êzîdî bir köy. Ben de Êzîdî bir anne ve babanın çocuğuyum. Belirli bir yaşa geldikten sonra bir ağaya bağlı olarak çalıştım. Açıkçası gençliğim, istememe rağmen halde fırtınalı geçti. Bir dönem de çeteleşmiştik. Zorbalık, hırsızlık ne ararsan vardı. Yaptıklarımdan dolayı cezaevine girdim. 1978’de bize yakın bir köyde birisi öldürüldü. Bunun üzerine kan davası başladı ve 1979 yılında bir arkadaşımla dolaşırken bizi öldürmek istediler. Bu çatışmada 6 kurşun aldım ama yaralı kurtuldum. Bundan sonra çıkış kapısı olarak Avrupa’yı gördüm.
Avrupa’ya tam olarak ne zaman geldiniz?
12 Eylül 1980 darbesi yapıldığında ben İstanbul’daydım. O gün hayat 24 saat durmuştu. Darbenin ikinci günü ise İstanbul’dan ayrılıp Almanya’ya geldim.
Kürt mücadelesi ile nasıl ve ne zaman tanıştınız?
Saarbrücken’deyken arada bir bizim Kürt gençlerini görüyordum. Ülke özleminden dolayı bu gençlerle çok sıcak muhabetlerimiz olurdu. Bir gün bu arkadaşlar bir gece düzenledikleri ve bu geceye benim de gelememi istediler. Ben istekli değildim, onlar da kolumdan tutup zorla otobüse bindirdiler. Geceye gittik, katılım azdı ama canlıydı. Gecenin düzenlendiği salon bayraklarla süslenmişti. Sıkça sloganlar atılıyordu. Ben, yeni bir şeyle karşılaşıyordum. O gecenin nasıl geçtiğini hatırlamıyorum. Konuşulanların ne anlama geldiğini anlamaya çalışıyordum. 1981’de Saarbrücken’de Abdul Halim Zerey arkadaşın öncülüğünde Kürt derneği kuruldu. Ben de derneğe gidip geliyordum. Mücadeleyi daha iyi tanımaya başladıktan sonra dernek çalışmalarında yer almaya başladım. Abdul Halim Zerey, 1987’de İdil’de şehit düştüğünü öğrendim.
1981 döneminde nasıl çalışmalar yapıyordunuz? Bu dönemin koşulları nelerdi?
O dönem Saarbücken’de çoğunlukla Alevi ve Êzîdî kitlesi derneğimize geliyordu. Bir iki tane de Sünni genç çalışmalarda yer alıyordu. Çok zorlu bir dönemdi bizim için. Kitlemize ulaşım imkanlarımız da kısıtlıydı. Mesela kitleye ulaşmak için gidiş ve geliş olmak üzere 18 kilometre yürüdüğümüz günler de oldu. İnsanlarımızın çoğu yeni siyaset ile tanışması da yaşadığımız sorunlardan birisiydi. Çalışmalarım 1983’e kadar sürdü. 1983’te ülkeye dönmeye karar verdim.
Ülkeye döndükten sonra neler yaptınız?
Ülkeye döndüğümde ilk işim 1979 yılında yaralandığım kan davası olayıyla yüzleşmek oldu. Süren davada şikayeti geri aldım. Zamanla mücadeleyi tanıdıktan sonra kan davası ve bunun gibi birçok feodal özelliklerin aşılması gerektiği kanısına varmıştım. Her ne kadar kendi çevremdeki insanlar buna karşı çıkıyorsa da ben ısrarcı oldum. Özgürlük Hareketi’ni tanımıştım bir kez, artık benim için feodal meseleler ölmüştü. Bu tavrımdan dolayı eski çevremden dışlanmıştım. Yine bir gün Midyat’ta kahvede oturuken siyaset tartışıyorduk ve ben PKK’yi anlatıyordum. Konuşma esnasında çok sevdiğim Süleymen adlı bir arkadaş omzuma vurarak ‘Sen ne yapıyorsun, ölümüne mi susadın? Her şeyi açıkça, uluorta konuşma, seni öldürürler. Burası ajan kaynıyor’ dedi.
1985’te tekrar Almanya’ya geldim. Zaten 1980’lerin sonunda Süleyman arkadaş, korucular tarafından katledilmişti.
Almanya’ya ikinci dönüşünüzden sonra neler yaptınız?
Almanya’ya tekrar geldiğimde mücadelenin daha da gelişmiş olduğunu gördüm. Saarbrücken’de yeni insanların mücadeleyle tanıştığını farkettim. O dönem Fransa-Almanya sınırı kapalıydı. Ben de arkadaşların sınırı geçmesinde yardımcı oluyordum. Bu esnada çok sayıda arkadaşla da tanıştım. Çoğu bu mücadelede şehit düştü. Kitle çalışmalarının yanı sıra geceler düzenliyorduk. Hiç unutmuyorum 1986 yılında Saarbrücken’de bir gece düzenlemiştik. Coşku hadsafhadaydı. Bu geceye Şivan Perwer de gelmiş ve şal u şepik’i unutmuştu. Bunun üzerine çocukların folklor elbisesini verdik. Onunla sahneye çıktı. Sahneye çıkan Şivan’dan ‘Apo Hate Hilvanê’ şarkısını istedik. Şivan da gülerek söylememekte diretti. Biz de sahneye çıkıp Şivan’a giydirdiğimiz elbiseleri üzerinden çıkardık.
Peki 90’lı yılları nasıldı? Siz hangi çalışmaları yürüttünüz?
90’lı yıllara geldiğimizde artık kitleselliğimiz bayağı artmıştı. 1993 yılına kadar çalışmalarımı sürdürdüm. 93 yılından itibaren Ekrem Yavuz ile birlikte Heyva Sora Kurdistan çalışmalarını Saarland Eyaleti’nde örgütledik. Kitle çalışmalarının yanında Heyva Sora Kurdistanê çalışmalarını sürdürmeye çalışıyordum. Düğünlere, etkinliklere gidip Heyva Sor a Kurdistanê için bağış topluyorduk. Yanı sıra adalet komisyonunda yer alıyordum. Belki de halkımız arasında binlere varan sayıda uyuşmazlıkları çözüme bağladık.
1992 yılında Ulusal Meclis (KUM) için hazırlık çalışmaları yapılmaktaydı. Ben ve Ekrem Yavuz Saarlanda KUM delegesi seçilmiştik. Yine aynı yıl Brüksel’de düzenlenen toplam 24 gün süren açlık grevinde yer aldım. 1993’te Almanya’daki PKK yasağı ile birlikte dernek baskınlarına karşı arkadaşlarla birlikte direndim. Bu süreçte evim iki kez özel timler tarafından basıldı.
Bu çalışmaları yürüterken, çevreniz nasıl bir tepki veriyordu?
Ailem, ben çalışma yürütürken her türlü desteği veriyordu. Saarland’daki Êzîdî çevremden bu desteği gördüğümü söyleyemem. Hatta Êzîdî çevremden beni dışlamaya çalışanlar bile oldu. Buna karşın Sünniler olsun, Aleviler olsun yani bu mücadeleye gönül verenlerden her türlü desteği gördüm. Bu arkadaşların olumlu tavrını ulusal bilinçlenmeye bağlıyorum. Bilinçlenme geliştikçe din ve diğer farklılıklar geride kalıyor artık. Tabi insan da, doğalında kendisini anlayan kendisini kucaklayan insanlara karşı ailem budur diyor artık.
Mücadeleye sahip çıkın
34 yıl yani neredeyse ömrünün yarısını mücadeleyle geçirmiş bir insan olarak son olarak Kürt halkına ne iletmek istersiniz?
Konuşmamın başında ifade ettiğim gibi benim hayatımda 1980 yılı bir milat oldu. Bundan kaynaklı da 1980 öncesi hayatımı yaşanmamış olarak kabul ediyorum. Ve 1980 öncesi için büyük pişmanlık da duyuyorum. Hatta hatırlamak dahi istemiyorum. 1980 sonrası ise muhteşem bir hayat yaşadım. Şu an iyi ki bu mücadeleyi tanışmışım ve katkı sunmuşum diyorum. Mücadelede verdiğim emekten gurur duyorum. Yaptığım çalışmalardan dolayı arkadaşlar beni başarı belgesi ile onurlandırmıştı. Keşke yapabilsem de biraz daha katkı sunsam diyorum. Seksenli yıllar ile bugünü yan yana getiriyorum. Bir avuç insan iken bugün nerdeyse devletleşmişiz. Dört parçada mücadele yürütüyoruz. Radyolarımız, televizyonlarımız, gazetelerimiz ve en önemlisi insanlık için savaşan bir ordumuz var. Artık gözüm arkada kalmayacak. Kürt halkına, Kürt gençlerine özellikle Êzîdî Kürtlere sesleniyorum. Bu mücadeleye sahip çıkın. Etrafında kenetlenin.
Êzîdîler de artık gerçeği görmeli. Şengal uğruna 150 Müslüman gencin şehit düştüğü görülmelidir. Bu mücadele olmasaydı, bir Müslümanın Êzîdîler uğruna ölmesi beklenir miydi? Bu açıdan tek kurtuluşumuz birlik ve mücadeledir. Son söz olarak Cegerxwîn’in bir sözü ile bitirmek istiyorum. “Kurdino! Bibin yek! Ger hûn nebin yek, hunê herin yek bi yek” (Kürtler! Bir olun, eğer bir olmazsanız, bir bir gidersiniz.)
ERKAN GÜLBAHÇE/SAARBRÜCKEN