
Gölgeler öyle pürüzsüz, güneş öyle berrakti ki, bir anda duyulan silah sesiyle o masmavi Şubat lambası patlayıverdi. Ruhumuzun ormanında her gün bir çınar devriliyordu. Bütün ensesinden vurulanlar gibi, onun da başı boylu boyunca uzandığı kaldırımda bir kan gölcüğünün içindeydi. Her zamanki gibi sessizdi yine. Yüzünü göremedim, yüzükoyun kapaklanmıştı yere. Biraz daha yaklaşınca, öyle tanıdım.
Bu kez vurulan, kara gözlerimize devrimi sessizce gösteren ustamdı. Çocukluğumuzda özgürlüğü anlatan o sessiz adam Pastacı Ali’nin kardeşi Mehmet Tekdağ, sokağımızın köşesindeki elektrik direğinin yanında yatıyordu. Az önce onu ensesinden vuran sakallının sokaklara karışıp kaybolduğunu söylediler. Herkes tedirgin, uğultulu kaldırıma yığılmış sessizliğe bakıyordu. Havada ölümden de öte başka bir şey, buz gibi bir korku dolaşıyordu. Kimse yanına yaklaşamadı. Birkaç adım atıp durdum. “Memet abi? Mehmet abi?” Cevap veremedi.
Biraz sonra cihaz sesleri soldurdu havayı. Yan taraftaki bakkalcı arabasına koştu. Belki Mehmet’i hastaneye yetiştirirler diye sevinmiştim. Ceketinin iç cebinde telsiz olan sivil biri, taksinin açık camından şoförünün direksiyondaki eline uzanıp bileğini tuttu, araba stop etti. İhtiyar bir adamın yere bakan utangaç gözlerinde hissettim çaresizliği.
Güneşli bir Şubat sabahıydı, 93’tü... Korkunun dondurucu bir rüzgar gibi bulduğu tüm çatlaklardan sızıp her şeyi teslim aldığı zamanlardı. Ayaklarım beni daracık sokaklarda hızla koşturuyordu. “Koşma! Seni de vururlar!” dedi bir kadın; ama ben hiç durmadan koşuyordum. Ali’yi bulup, “Mehmet?” diyecektim. “Kardeşin...”
Ali, kardeşinin değil, kendisinin vurulacağını düşünüyordu. “Hedef bendim, beni vuramayınca kardeşimi vurdular” diyecekti. Mehmet birkaç gün komada kaldı. Yaşama tutunuyordu, fakat katiller bütün tedbirleri önceden almıştı. Onlarca sivil polis devlet hastanesini bastı. Koridorda bir kargaşa yaşanınca hepimiz oraya yöneldik. Ali, polislerin üzerine yürüyüp, “Vurdunuz! Bir de hastaneye mi geliyorsunuz?” dedi, hepsini durdurdu. Günümüz zihniyetiyle pek farkı olmayanlar, doktorları tehdit ettikten sonra “iyileşmesi için çabalıyoruz”, dediler.
Ali, kardeşini kurtarmak için son damla kanını verebilecek kadar insanüstü bir fedakarlık sergiledi; ama Mehmet yaşama ancak birkaç gün tutunabildi. Havaalanında özel bir uçakla Ankara’ya götürülmeyi beklediği bir ambulansın içinde, bir akşamüstü hepimize sessizce veda etti.
Birkaç gün sonra Ladıya Köyü’nde bir serhildana dönüşen cenaze törenine, tepemizde alçaktan uçan helikopterlerle korku salmaya çalıştılar. Gün batmadan önce Mehmet’i sloganlarla ve marşlarla uğurladık son yolculuğuna. O, doğduğu köyün, ana kucağı gibi kokan toprağıyla yüzünü örterken, abisi Ali “Ben insandım” şiirini okuyordu. Bir yağmur sonrası, günbatımının erguvan ışıkları Ali’nin şiirsel yüzüne ne çok yakışmıştı. Belki bir tesadüf fakat kardeşinin mezarında okuduğu şiire giriş yaptığı mısrayı, bir buçuk yıl sonra kendisi yaşayacak, bir sene sonra da oğlu Mustafa ile birlikte ufkumuzda özgürlüğü gösteren üç meşale gibi sonsuza dek yanacak, önümüzü aydınlatacaklardı.
İnsan hep ‘gelecek güzel olacak’ diye kendini avutur. Acı bir gerçektir ama bu topraklarda hiç öyle olmadı. 94’e gelince ortalık hepten karardı. Bir gün Dağkapı meydanında Ali’yi de aldılar. Son günlerde bırakılan özel timci İbrahim Şahin’in deyimiyle - öldürülmeleri için - “kimden geldiğini bilmediğim bir liste verdiler bana. Listede Kürdistan Ulusal Meclisi Üyesi milletvekillerinin adı yazılıydı.” Bu listede büyük ihtimalle Ali Tekdağ’ın adı da vardı. Hayatını Şêx Saîd’in, Seyid Rıza’nın, Mazlumların ve Kemal Pirlerin ardılı olarak bir direniş şarkısı gibi yaşayan Ali, aylarca süren bir işkencenin sonunda katledildi. Mezarı henüz yok. Sonradan, ona işkence yapanlardan biri, Ali’nin direnişi karşısında insanlığından utandığını itiraf edecekti.
Dağları bir yaz yangını gibi yakıp geçen 94’te, Amed’in kuzeyindeki dağlarda Ali’nin oğlu Mustafa ile karşılaştım. İnsanın aynı sokakta oynadığı biriyle dağlarda karşılaşması tarifi zor bir duygu; ama biz çok kısa bir süre bir arada kaldık. Bir operasyonun ortasındaydık. Geliyê Gordernê’nin üstündeki kayalıkları tutmuştuk. Dört bir koldan askeri birlikler ve Sinê korucuları araziye çıktı. Ormanlar ateşe verildi. Bulunduğumuz tepeler bombalanmaya başladı. Mustafa’yla, ambardan dükkana tatlı ve pasta taşıdığımız günleri hatırladım. Bazen tepsinin ortasındaki kadayıfı yer, diğerlerinin arasını açar, böylece Ali ve Mehmet’i kandırdığımızı sanırdık. Sonra baklavanın üstünü kaldırır, altını yerdik. “Domuzlar, yine yemişsiniz” derdi babası Ali. Bir akşam kızıltısında, yoğun beyaz bir duman ve top gümbürtüleri arasında ayrıldık oradan. Mustafa, bir sene sonra 95’te, on yedisinde yürüdü ölümsüzlüğe.
Amed’in yirmi sene önceki sokaklarında özgürlüğü yürekten yüreğe örüp örgütleyerek mücadeleyi yayan, Kürt halkının en güzel çocuklarından bu üç devrimci, hiç söze gerek duymadan, olması gerektiği gibi devrimi anı anına yaşayarak aramızdan erkenden ayrıldılar.
Onlar, geride bıraktıkları direniş abideleriyle düşlerini gerçekleştirmeye devam ediyorlar.
Mehmet Tekdağ, 12 Şubat 1993’te vuruldu.
MURAT TÜRK (Bolu F Tipi Cezaevinde tutsak)