(Duymayı, görmeyi ve ölmeyi bölüştük. Öldüğünü duydum. Bari hikayesi bilinsin...)
Yazılmayı beklemekten yorulan hikayeler vardır. Dil bilip kalem bilmediğinde sözcüklere bağırıp çağırmak da yetmez. Hikaye su gibi içimizi yumşattığında yazmak ve anlatmak zamanı gelmiştir.
Mazıdağı’na vardığımızda, caddenin her iki tarafında panzerler soluyordu. Kır kahvesinde oturduk. Misafirdik. Sözcüklerimizi tanıştırdık. Dili olanın uzağı yoktu, yakınlaştık. Masada üzüm ve şarap vardı. O geldi. Üzümü şaraba bandırmadan, dile toprağı koklatmadan muhabbete başlanmadığını o gün öğrendim. “Hiç kimse güneşin doğuşunu Broje Mala dağı kadar bilemez” dedi ve sustu. Her birimiz cümlenin bir yerine tutunup bekledik. Dağ ile güneş cümle içinde geçince bir yudum susulurmuş buralarda.
Hikayeyi bir cümleye sığdırdı: “Buranın halkları iyiliklerini geçirirmiş toprağa. Halden bilen toprak durur mu, o da o iyiliği üzüme... Üzüm durur mu, o da iyiliği şaraba... Üzümden duydum; iyilikten yapıldığı için güzelmiş buraların şarapları...” Bunca anlamı dilime nasıl yakıştıracağımın derdine düştüm. Hevesi olan bulurdu; tarihte ararken coğrafyada bulmuştum O’nu. Lâkin tedirgindim. Misafirler arasında O da vardı; hayretsiz, zahmetsiz dinlerdi. O’nun şairane bir tuhaflık yapıp meselin sihrini bozması ân meselesiydi. Öyle de oldu. O başladı; “Amed dahil her şey güllük gülistanlık... Ezilmek her halka reva... Hangi dili kaldırsan altından Kürtçe yalanlar çıkıyor...” Çevremizde uyuklayan panzerler horlamaya başladı. Sözcüklerimiz uyandı. O’nun yanına gittim. Fısıldadı: “Devleti ve kendini ezber edenlere yazık... Ne toprağa iyilik katan insanları ne üzüme iyilik geçiren toprağı, ne dağları, ne dilimizi, ne kıssamızı ne de hissemizi ona kimse anlatamaz...”
Herkesin çareye ve bağışlanmaya ihtiyacı olduğu bir dünyada yaşıyorduk. Anlamak ve anlatmak da bir bağışlamaydı O’nun için, acıma değil merhametti. Hangi cümlenin, hangi iyiliğin ve kötülüğün arkasına gizleneceğimizi bilemez olmuştuk. Yanlış cümle hatıraya dönüşmeden üzüm bağına davet etti bizi. Minibüse doluştuk. Dili yanlış zamanlanmış şairane O, ortaya karışık konuşuyor, bilge O, hiç umursamadan dağlara bakıyordu. Araçtaki Kürt gençlerden biri, dilimizin bağını çözen bir çatışmayı anlatmaya başladıysa da bitiremedi. O’nun, “Türkçeyi ne kadar güzel konuşuyorsun!” cümlesi hakikati taşıran son damla oldu. O, Kürtçe mırıldanarak gömleğini çıkardı. Bedeninde devlet söndürülmüştü. Sigara yanıklarını işaret ederek O’na “Hangi dilden istersen ‘oku!’ dedi. Okuyamayınca da tek tek gövdesindeki işaretlerin hikâyesini anlattı. Bağa gelinceye kadar sustuk. Üzümle tanışmaya gidenlerin arkasından; “Her üzüm şaraba gitmez. Her üzüm ezilmeyi ve şarap olmayı bilmez” diye bir cümle döktü.
İki başımıza kaldığımızda, uzaklardaki iki dağı ayrı ayrı selamlayıp budaklı bir sesle masala başladı: “Dağların davetine uyan iki oğlum şu iki dağda öldü. Tarihi dağlara bakarak öğrendim. Ölü ele geçirilen dağbanları yıllarca tek başıma gömdüm. Hiçbirinin bedeni tam değildi. Dağbanı toprağa saklayınca kapanır, ellerimle ve dilimle toprağı düzeltirdim. Her hareketimde askerler bir adım geri çekilirdi. Onlar uzaklaşmadıkça kalkmayacağımı bilirler, annelerine kadar uzaklaşırlardı sanki. Kasabaya döner, yeni bir sıcak temasta yeni bir dağban ölüsü gelene kadar beklerdim. Bazen, birkaç gün sonra dağlardan inen biri ölen arkadaşının kolunu, bacağını ya da parmağını getirir, gizlice mezara gider, bedenine iade ederdim.”
Dil de insan gibiydi, dolar dolar boşalırdı. Doluyor muyduk, boşalıyor muyduk bilemedim. İç acılarının toplamına sığındım. Siz beni hikaye anlatıcısı onu hikaye kahramanı sandınız değil mi? Değildik...