Bir partinin ya da hareketin kendine olan güveni, ciddiyeti, sorumluluk düzeyi ve inandırıcılığı, o partinin ya da hareketin kendi çizgisine ya da kararlarına "eleştirel" yaklaşıp, yaklaşmadığı ile ölçülür. Ve daha da önemlisi, böyle bir "eleştirel" yaklaşım, o partinin, hareketin ve özellikle de "önderin" demokrat mı, yoksa otokrat mı olduğunu gösterir.
Okuduğum kadarıyla söylebilirim ki, PKK'nin ve PKK önderliğinin tüm tarihi "kendini eleştiri tarihidir". "Gerçekliği kendi programına" uyduran bütün siyasi örgütler, bu arada bizim "sol dogmatik" "Prokrustesler" bir bir tarihten silinirken, Kürdistan Özgürlük Hareketi'nin Fis Köyü'nden bir avuç insanla başlattığı yürüyüşün bugün yalnız "bölgesel" bir özellikten çıkıp, "evrensel" bir anlam kazanması, işte bu "eleştiri, özeleştiri" sayesinde gerçekleşmiştir. PKK bu yaklaşımını reel sosyalizmin yanlışlarından alınan dersler temelinde olgunlaştırdı.
Vaktiyle Sovyetler'de Sovyet liderliğinin "eleştiri ve özeleştiri" anlayışı hakkında şöyle bir fıkra anlatılırdı.
Sistem krize girince, SBKP yönetimi, "özeleştiri" kararı vermiş. PB, parti binasının yirminci katındaki balkondan, aşağıda toplanan partililere şöyle bir açıklama yapmış: "Birbirimizi eleştirmeliyiz sevgili yoldaşlar, eleştiride daima eşitlik olmalıdır, şimdi siz bize aşağıdan yukarıya doğru tükürün, biz de size yukarıdan aşağıya tüküreceğiz..."
Bir başkasını da sanırım daha önce anlatmıştım. Bulgar "bürokrat" bir gün bana "eleştiri, özeleştiri" meselesiyle ilgili şöyle bir şey demişti: "Yeter ki, Allah beni eleştiriden korusun, ben kendimi özeleştiriden korurum..."
Bürokratikleşmenin en önemli belirtisi "eleştiri ve özeleştiri mekanizmasının yozlaşmasıdır". Herkesin bir altını "eleştirmesi" ve "alttakinin" de "bir üstteki" karşısında "özeleştiri" yapması reel sosyalizmin en ciddi hastalığıydı. Yukarıdan aşağıya "eleştiri", "aşağıdan yukarıya özeleştiri" kadroları "bürokratlaştırmanın yanında kişiliksizleştiren" bir yöntemdi.
Eğer yanılmıyorsam, PKK hareketi, reel sosyalizmin halkçı kazanımlarını inkar etmeden, onu özellikle  "devletçi" özellikleri açısından eleştirdi ve buradan "devlet olmayan devlet" teorisine, eleştirel katkılarda bulunarak, kendi pratiklerine ve programatik görüşlerine de "eleştirel" bir gözle yaklaşarak "demokratik ulusa dayanan ve demokratik özerk bölgelerin toplamından oluşan, demokratik cumhuriyet ve Ortadoğu konfederalizmi" teorisine ulaştı.
Ve şimdi biz, PKK Önderi'nin, kendisine duyulan eşsiz inanca ve dayandığı muazzam manevi güce rağmen, "çözüm süreci" boyunca attığı en stratejik adımları nasıl büyük bir cesaret, özgüven, ciddiyet ve sorumlulukla "eleştirdiğine" şahit oluyoruz.
PKK Önderi Öcalan'la görüşen, Hatip Dicle'nin de yer aldığı HDP Heyeti'nin açıklamasında son derecede önemli bir bölüm var. Aynen aktarıyorum:
"Bu kapsamda, hem Habur sürecinde barış gruplarının ülkeye girişleri ve devamında bu insanların maruz kaldığı kabul edilemez mahkumiyetler değerlendirilmiş, hem de sürecin başlangıcında gerillanın geri çekilme yürüyüşünün anlamlandırılmak yerine bölgeye dönük kalekol ve HES yapımına odaklanılmış olması etraflıca ele alınmıştır.
Sayın Öcalan, yasal güvence sağlanmadan yaptığı bu çağrılarında yanılgılı olduğunu ve bu yanılgısından dolayı tüm Türkiye halklarına özeleştiri verdiğini belirtmiştir."
Gözlerimizin önünde "iki lider" var. Birisi Erdoğan. O, hayatının en büyük ve biricik özeleştirisini geçenlerde yaptı. "Kadınları üç ve daha fazla çocuk doğurmaya inandıramadım" deyiverdi. Diğeri ise Öcalan: O, en büyük özeleştiriyi vaktiyle yapmıştı; erkek egemen Ortadoğu'nun tüm erkekleri adına, "kadının uyanışı, özgürleşmesi ve kurtuluşu" programını hayata geçirmek üzere büyük bir adım atmıştı ve şimdi de, yukarıda gördüğümüz "özleştiriyle" gerçek "önderliğini" bir kere daha kanıtlamıştır.
Erdoğan'ın "özeleştirisi" ile Öcalan'ın "özeleştirisi" arasındaki fark "otokratla" "halk önderi" arasındaki farkı işaret ediyor.
PKK Önderi'nin yaptığı bu "özeleştiri", yalnız tarihi bir öneme sahip olmakla kalmıyor, aynı zamanda hükümetin İmralı ile Kandil'i karşı karşıya getirme çabalarına öldürücü bir darbe indiriyor.  
PKK Önderi'nin "yanılgılı olduğunu" ifade ettiği iki adım da bilindiği gibi son derecede stratejik iki adımdı. Ve şimdi Öcalan, bu iki adımın "tutuklamalar" ve "kalekol, baraj ve askeri yol yapımı" ile uğradığı başarısızlığın temel sebebini de açıklıyor: Yasal güvencenin olmaması...
Akla şu soru geliyor: Acaba Öcalan Türk devletinin ve AKP Hükümeti'nin "yasal güvenceden yoksun sözlerine" nasıl "inandı?" Devletin ve hükümetin "Kandil'den ve Maxmur'dan gelenlere" karşı iyi niyetle yaklaşmayacağını, "gerillanın geri çekilmesini" fırsat bilerek, kendi mevzilerini güçlendireye çalışacağını göremedi mi?
Uzun yıllardır yaptığım gözlemlerden sonra, şu kanaate varmış bulunuyorum: PKK Önderi Öcalan bir "siyasi dehadır". O halde şu son "çözüm sürecini başlatan" adımlardaki "yanılgısını" nasıl açıklayabiliriz?
Şöyle: Bu "yanılgı" Öcalan'ın "yanılgısı" değil ama AKP'nin "yenilgisidir"...
Öcalan bu adımları atarken, hem kendisi, hem Kandil'den ve Maxmur'dan gelenler, hem de "gerillayı geriye çeken" Kandil, riskleri biliyorlardı. "Tutuklama" tehlikesini hepsi görüyordu. Devletin ve AKP Hükümeti'nin "ateşkesten" ve "geri çekilmeden" yararlanarak "savaş hazırlığını" yoğunlaştıracağını elbette hesaplıyorlardı.
Ama onlar, Kürdistan halkının da, Türkiye halkının da, dünya devletleri ve halklarının da "kendi deneyleriyle gerçekleri görmelerinin" biricik "çözüm yolu" olduğunu da biliyorlardı. Türk halkını AKP'nin "samimiyetsizliğine" inandırmak, PKK'yi "terör listesine" alan küresel güçlerin "tecridinden" çıkarmak ve Ortadoğu'da bir şimşek gibi çakan Rojava Devrimi'ni "savunmak", bu devrime dünya kamuoyunun desteğini kazanmak bu "yanılgılı" adımlar atılmasaydı gerçekleşme yoluna girebilir miydi?
Bu adımlar karşısında hükümet olumlu bir tutum alsaydı, "tutuklamalara" gitmeseydi; savaş hazırlığı yapmasaydı, Rojava Devrimi'ni "DAİŞ" terörüyle yıkmaya yeltenmeseydi, şimdi Kürt sorununda çözüm belki de amacına ulaşmış olacaktı. AKP de bugünkü krize girmeyecekti. Böyle olmadı.
Olmadı ama bu "yanılgı" aslında Kürdistan Özgürlük Hareketi'nin bugünkü muazzam gelişmesi ve dünya çapında meşruiyet kazanmasını sağladı. Artık hiç kimse PKK Önderi'nin ve PKK'nin "savaş isteyen taraf" olduğunu iddia edemez.
Ve hükümet hala "tutuklamalardan" medet umarken, hala "kalekol" yapmakta ısrar ederken, çıplak gerçek ortaya çıktı: Kalekollar hızla dağ başlarında "askerin kendini hapsettiği" yerlere dönüşürken, şehirlerde muazzam bir "serhıldan gücü" örgütlendi ve Rojava Devrimi'nde gerilla, 40 yılda "dağda elde ettiği" deneyi, bir kaç ay içinde Rojava'da elde ederek, şehirlerin de potansiyel "öz savunma" güçlerini yaratmış oldu.
Öcalan'ın "yanılgım" dediği adımlar, böylece devletin ve AKP'nin "yenilgisine" dönüştü.
İnisiyatif Öcalan'ın ve Bayık-Hozat yönetiminin elinde.
Bir de AKP'nin durumuna bakın. SONAR'ın araştırması Ak-Saray'ı da, hükümeti de salladı. "Ya doğruysa" kurdu pek çoğunun içine düştü. Ayrışmalar, sallantılar, korkular yayılmaya başladı. "Seçimle mi, darbeyle mi gideceğiz?" sorusunun çengelinde kıvrananların sesini duyar gibiyiz.
Öcalan'ın Hükümetle ilgili uyarısını, HDP Heyeti'nin açıklamasından bir kere daha okuyarak, bu uzun yazıya son verelim:
"Tarafların belirtilen hususlarda süreci doğru, ciddi ve kararlı yürütmesi halinde, en fazla 4-5 ay içinde tüm Ortadoğu'nun geleceğini belirleyecek büyük demokratik çözümün sağlanabileceğini vurgulayan Öcalan, bu ciddiyet ve kararlılığın gösterilmemesi durumunda, bölgesel kaosun derinleşeceği ve darbe mekaniğinin sonuç alabileceği uyarısını yapmıştır."