Türkiye’nin en temel sorunu olan Kürt soruna çözüm için hükümet, bugüne kadar sadece çözüm arayışları ekseninde Akil İnsanlar Komisyonu ve Meclis Toplumsal Barış Yollarının Araştırılması ve Çözüm Sürecinin Değerlendirilmesi Araştırma Komisyonu şeklinde iki somut adım attı. Meclis’te oluşturulan Çözüm Komisyonu’nun Başkanı AKP Amasya Milletvekili Prof. Dr. Naci Bostancı, komisyon çalışmasının Kasım ayında tamamlanmasının planlandığını belirterek, yaptıkları görüşme ve incelemelerin sonuçlarını raporlaştıracaklarını belirtti.

Komisyon Başkanı Bostancı, komisyonun çalışmaları, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a yaklaşımları, Türk devletinin atması gereken adımlar, komisyon olarak Öcalan ve Erdoğan’ı dinlemeyi düşünüyorlar mı? gibi birçok hususa ilişkin DİHA’nın sorularını yanıtladı.

Barış sürecinde önemli bir misyon biçilen Çözüm Komisyonu’nun başkanısınız. Çalışmalarınızın hangi aşamada?

Çözüm Komisyonu 3+1 bir olmak üzere 4 aylık bir süre için tesis edildi. Dört aylık bir süre için biz Meclis Toplumsal Barış Yollarının Araştırılması ve Çözüm Sürecinin Değerlendirilmesi ile ilgili anayasa ve iç tüzükteki hükümlere uygun bir şekilde çalışma gerçekleştirmek durumundayız. Bu da şu anlama geliyordu: Probleme ilişkin inceleme, araştırma yapmak ve sonuçta bu araştırma, inceleme ve belgelere dayanarak değerlendirme neticesine göre bir rapor sunmak. Çalışmanın tüm süreci bu şekilde oluşacaktı. Biz sürenin de, işin de yarısındayız. Kasım’da işimiz biter. Bugüne kadar 23 toplantı yaptık. 41 görüşme gerçekleştirdik. Bunların içerisinde mağdurlar var. Konuya ilişkin daha önce çalışmalarıyla öne çıkmış insanlar ve sivil toplum kuruluşları var. Bu dinlemeleri Ankara’da Meclis’te gerçekleştirdik.

Meclis 1 Ekim itibariyle yasama faaliyetlerine başlayacak. Sizce, Komisyon ve Meclis, Ekim ayını beklemeden olağanüstü toplanma kararı almalı mı?
Meclis tatile girdiği için çalışmaya devam etme kararı almadık. Yaşanan gelişmelere göre komisyon olarak insiyatif kullanabiliriz. Lice’de ki olay bunlardan biri. Lice’de dramatik bir olay yaşandı. Şu anda Mülkiye müfettişleri bunu inceliyorlar… Meclis 1 Ekim’de mi açılır, daha önce mi açılır? Sonuçta Meclis kapanmadan önce bir araya gelinebilir diye konuştuk da. Gelişmelere göre Meclis toplanabilir. Önemli olan Meclis hangi konularda, ne yapacak. Çözüme ilişkin işi götürenler Meclis değil, devletin bir takım kurumları. Zannediyorum ki yapılan çalışmalar paylaşılacak. Türkiye 30 yıl yaşadı. Sabırlı olmak da fayda var.


Hükümet bugüne kadar Akil İnsanlar ve Çözüm Komisyonu şeklinde iki somut adım attı. Akil İnsanlar’ın raporlarının değerlendirilmediği eleştirisi var. Sizin de böyle bir kaygınız var mı? Hükümetin tavrını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Hükümet çözüm sürecinin arkasında. Bunu çok açık bir şekilde Sayın Başbakan her vesileyle söylüyor. Bunu sadece sözel bir tavır olarak değerlendirmek yanlışlık olur, haksızlık olur. Her şeyden önce şu atmosfer çok önemlidir. Ve böylesine bir meselede, bildik, tanıdık, güvenli, Türkiye kamuoyunda sorun teşkil etmeyecek tarzda, ‘güvenlik eksenli bir mücadele çerçevesinde çözeceğiz’ derseniz, bunun bir riski yok. Alışılagelmiş bir siyaset tarzı. Ve kimsede size ‘niye böyle yapıyorsunuz’ demez. Zaten öyle yapılıyordu. Eğer stratejiyi değiştiriyor, Türkiye’nin bütününe yönelik alışagelmiş olmayan bir takım telaffuzları dile getiriyorsanız, bu riskli bir iştir. Şimdi her şeyden önce şu atmosferin teşekkülü için, hükümet riskli bir adım atmıştır. Sayın Başbakan böyle bir adımı atmıştır. Bu aynı zamanda bir güvensizlik ortamıdır. Ortada güveni sağlayacak veriler yokken o kamuoyuna bütün güvensizliklerini parantez içine alacakları bir süreç yaşatacaksınız demektir. Böylesine risk alan bir hükümetin adım atmaması düşünülemez. Tabiatıyla her şeyi yapamazsınız. Bir hastayı iyileştirirken bile bir ilaç verdiğinizde dersiniz ki 15 çarpı 1 yani on beş günde bir birer tane alacaksınız. O ilacı bir anda alırsanız ölürsünüz. Demek ki iyileştirmenin dahi bir süreç içeriside yaşanması lazım. Toplumsal mekanizmaları da buna benzetirsek, bunların adım adım atılması lazım. Bence aceleye gelecek en önemli iş insanların ölümüydü. O konuda herkesin en acil şekilde çaba göstermesi gerekirdi. O çabanın gösterildiğini de görüyoruz.

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın çözüm sürecine olan katkısını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öcalan burada önemli bir tavır gösterdi. Esasen 1993’ten bu yana zaman zaman çözüm doğrultusunda kamuoyu oluştukça, bir takım muhataplarıyla anlaştıkça, çözüme ilişkin çaba gösterdiğini biliyoruz. İmralı’da da aynı şekilde davrandı. Bugünde çözüm için gösterdiği çaba, 1999’dan sonra yaşanan sürecin bir benzeri gibi yaşanıyor. Yani o dönemleri mukayese edersek; talepler, beklentiler, yapılması istenenler, kamuoyuna intikal ettirilen bilgiler vs. Öcalan’ın da belli bir kesim üzerinde etkisi olduğu muhakkak. Sonuçta Kürt siyasetinin organizasyonunu yapmış ve kitleler nezdinde bir prestiji olan bir insan olarak öne çıkmış. Bugün hapishanede. Ancak hapishanede olmasına rağmen bu kamuoyu üzerinde etkin bir gücü olduğunu görüyoruz. Ateşkes dönemlerinde, çözüm dönemlerinde Öcalan’ın söylediklerine örgütü uyum gösterdi, sivil siyaset gösterdi, halk da uyum gösterdi. Bunu da çok önemli buluyorum. Sonuçta çözüm gerçekleşiyorsa elbette işin bir tarafında da bu kamuoyunda kimler etkin, kimler yönlendirici, kimler bu problemi sahibi olarak görülüyorsa onların insiyatif alması gerekirdi. Bunun insiyatifinin de alındığını görüyoruz. Ancak bu sürece ilişkin şu da olsun, bu da olsun diye talepler dile getirilebilir.

Nedir bu talepler? Türkiye’nin atması gereken adımlar nelerdir?
Taleplerin nihai olarak geldiği yer demokratikleşme ve özgürleşmedir. Bunlar soyut kavramlar olarak görülebilir. Demokrasinin en temel konularından birisi toplumla siyaset katmanlarını birbirleriyle yakınlaştırmaktır. Toplumda ne tür gerçekler varsa, bunlar aynı zamanda siyasete tercüme edilmelidir. Bu tercüme sağlanırsa zaten orada siyasal ilişkiler toplumsal meşruiyet kazanır. Ve siyasal ilişkilerin en temel meşruiyet unsuru da bu toplumsal meşruiyettir. İktidarı ve muhalefetiyle bu temsiliyetin gerçekleştirilmesidir. Türkiye bu istikamette ilerliyor. Türkiye’nin atması gereken adımlar var. Adımlar atılacaktır. Ama bence bu işte biraz sabır gerekir. Kanın durması önemlidir. Bundan sonrası için hem siyasi asli iradenin o demokratikleşme meselesine ilişkin hazırlıkların olduğunu da görüyoruz. Demokrasi paketi hazırlanıyor. Hem de şunu görmek lazım. Türkiye’de kim iktidar olursa olsun demokratikleşmeye mahkumdur.

Müzakerenin taraflarından olan Kürt Halk Önderi Öcalan ve Başbakan Erdoğan ile komisyon olarak görüşmeyi düşünüyor musunuz?

Öcalan kendi mesajlarını gerek BDP milletvekilleri, gerekse akrabaları aracılığıyla iletiyor. Bir de Öcalan’ın şimdiye kadar yazdığı çeşitli kitaplar ve mahkeme tutanakları ile yaklaşımlarını biliyoruz. Yeni bir şey söylemesini de beklemiyoruz, kamuoyuna intikal etmesi bakımından. Öcalan figürü, Türkiye’nin yakın tarihinde çok ilginç figürlerden birisidir. Türkiye’de büyük bir kamuoyu Öcalan’ı olumsuz olarak görür. Çok olumsuz değerlendirir. Ve 30 yıldır yaşanan bu kanlı olayların en tepedeki müsebbibi olarak nitelendirir. Şu yüzden ya da bu yüzden, önemli değil. Fakat şimdi hatta 99 ve daha da geriden 93’ten bu yana Öcalan’ın ikinci bir niteliğiyle bu kamuoyu karşılaşıyor. İkinci niteliği de Türkiye’de çözüm için, barış için, ateşkes için çalışan bir Öcalan. Yani bir tarafta şiddetin, kanın hatırlandığı bir Öcalan, diğer taraftan çözüm için, barış için çabalayan bir Öcalan. Aslında her ikisini de bir bakıma temsil eden bir Öcalan. Şimdi eğer çözüm gerçekleşirse, zannediyorum çözümdeki katkısı dolayısıyla Öcalan hakkında bu insanların düşünceleri de yine benim açımdan da değerlendirilmesi ilginç olacak verilere sahip. Yani herhalde şu anda Öcalan’a karşı en öfke dolu çevreler dahi çözüm süreci başarıya ulaşırsa bunda Öcalan’ın katkısını görecektir.
Öcalan’ın Türkiye için bir kader ortaklığı temsil ettiğinin altını çizmek istiyoruz. Sayın Başbakan fikirlerini söylüyor. Kendisiyle konuşmayı gerektirecek bir husus görmüyorum. Böyle bir ihtiyaç olduğu kanaatinde değilim. Öcalan ile ilgili de böyle bir ihtiyaç yok. Bu süreci götüren bir takım kurumlar var. Bunlar ne yapıyorlar bilgim yok.

Peki siz, Öcalan’ın görüşlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öcalan’ın kitaplarını okuyanlar, İmralı notlarını değerlendirenler, devlete, Kürt meselesine, demokrasiye nasıl baktığına ilişkin en azından kitabi yönlerine dönük bir takım değerlendirmelerde bulunur. Öcalan’ın en azından 1993’ten sonra milliyetçiliğe karşı çok eleştirel bir pozisyonda olduğunu görüyoruz. Fakat kitabi olan ile hayata ait olan çok da birbirleriyle örtüşmüyor. Öcalan’ın değerlendirmelerini şahsen önemli görürüm. Küreselleşen dünyada ulus devletlerin teşekkül ettiği yeni pozisyonda Ortadoğu’nun kendi gerçeğinde milliyetçiliğe ilişkin o temel değerlendirmelerini ve Kürt siyaseti için devletleşmek ve ulus devlet olmak şeklindeki hususları zikretmesini önemli görüyorum. Bundan zannediyorum o milliyetçi eğilim taşıyan insanların da bir takım sonuçlar çıkartması gerekir. 


Öcalan’ın tutukluluk koşullarının değiştirilmesi talebine ilişkin görüşünüz nedir?
Kişisel olarak şunu belirtebilirim, çözüm sürecine verilen katkı temelinde Öcalan’ın imkanlarına ilişkin bir geliştirme çok doğru olur. Öcalan’ın koşulları düzeltilmeli. Mesela bugünlerde dayısı ve kızkardeşi görüşe gitmiş. ‘Bin 500 km yol geldik. Ancak yarım saat görüştük’ diyor, gözleri görmeyen bir dayı. Bunu bende çok uygun görmem. Bu kadar uzaktan gelen ve Türkiye’nin çok önemli bir meselesinde önemli bir rol atfettiğimiz bir kişiye ve onunla olan ilişkide çok insani bir şeydir. Bunu yarım saatle sınırlamayı ben çok uygun görmem. Kişisel olarak bunları belirtiyorum. Ama hangi kurallara göre bunu yaptılar onu da bilmiyorum. Bizim görüştürmemizi gerektirecek bir husus şu anda yok. 


Cezaevlerindeki yüzlerce hasta tutsaktan sadece 3’ü tahliye edildi. Hükümet bu konuda neden adım atmıyor?

Türkiye’nin hukuki olarak bir prosedürü var. Bu prosedür şudur: Ağır hasta olan tutuklular ve mahkumlar serbest bırakılır. Adli Tıp bu değerlendirmeyi yapıyor. Oranın işlerlik kazanması gerekiyor. Biz her zaman şunu söyledik: Güvenlik eksenli stratejiyi uygularken de şiddeti kullanan çevrelere karşı düşmanca, hasmane bir tutum içinde olamayız. Bir başka devletin unsurları değil. Sonuçta kendi ülkendeki vatandaşlar, bir problemin tarafı haline gelmişler. Onlara düşman mantığıyla yaklaşmak yanlıştır. Ve hukuk devleti içinde gerekeni yaparsın. Devlet mahkumlara ilişkin değerlendirme yaparken, PKK’den içeriye girmiş insanlara karşı hukukun ötesinde husumet takip eden bir yaklaşım yanlış olur. Bu işin şuyu buyu olmaz. Politik bir hesap güdülmez. İnsani, ahlaki ve vicdani olan o insanların son zamanlarını aileleriyle geçirmeleridir. Ölümcül hastalığı olan insanların bırakılması, insani, vicdani, ahlaki bir tutumdur. Bu konuda çaba gösteriyoruz. Bu aynı zamanda moral beraberliği sağlayacak önemli bir tutumdur.

Önemli konulardan birisi de Hakikat ve Geçmiş ile Yüzleşme Komisyonu’dur. Komisyonunuzun, bu öneriye ilişkin yaklaşımı nedir?

Bu tür süreçler bir takım klişeler doğuyor. Bunlardan biri de Hakikatlerle Yüzleşme Komisyonu. İnsanlar acaba gerçeklerle yüzleşmeye hazırlar mı? Sadece karşı taraf olmayacak, herkes hakikatle yüzleşecek. Bu öneriyi yapanlar da gerçeklerle yüzleşecek. Türkiye’nin geleceğe doğru ilerleme süreci olursa o zaman geçmişe gidilecek. Ve herkesin canı yanacak. Herkes yüzleşecek. Bu iş zannedildiği kadar kolay ve steril bir süreç değildir. Çözümün doğması yönünde de engeller doğabilir. Bu da bir risktir. Alman Bismark, “Siyaset mümkünün sanatıdır” diyor. Elbette gayri mümküne doğru da çaba gösterirsin. Ona doğru da mümkünü yaratmaya çalışırsın. Ama kesinlikle atmosferi hesaba katarsın. Problemi çözerken, verileri yerli yerinde kullanmak gerekir. Romantizm olacak muhakkak. Problemi çözme işinde gerçekçi ilerlemek lazımdır.
Neden 200 yıldır bu sorun çözülmedi. Bu çok kolay bir iş değil. Lütfen bu işin zorluğunu da görün. Bakın 25 bin PKK’li yaşamını yitirmiş. 8 bin 300 güvenlik görevlisi şehit olmuş. Beş bin 600 sivil vatandaşımız hayatını kaybetmiş. Şimdi bunların hepsi, toplumun insan ve moral maliyetidir. Bu tür siyasal çatışmalar sonucunda yaşamını yitirenlerin bu matemle devam etmeleri mümkün değildir. Geçtiğimiz günlerde Amasya’daydım. Somali de şehit olan bir özel harekat askerinin cenazesine katıldım. İnsanlar aynen şunu söylüyor: “Çözüm süreci ne kadar iyi” Çünkü cenaze görmüyorlar. Çok önemli. Türkiye’nin cenaze görmedik toprağı yok neredeyse. Yeter artık diyoruz. En acil mesele buydu. Bunda adım attık. Ama lütfen sabır diyoruz.


NAGİHAN AKARSEL/M. ŞAH ORUÇ / DİHA/ANKARA