
Roma sürecinde UCM
İtalya Başbakanı D’Alema, Öcalan’ı İtalya’ya neden kabul ettikleri hakkında Parlamento’da yaptığı konuşmada Öcalan’ın terörizme karşı tavır almasının önemini vurgulayarak, ‘Öcalan uluslararası bir mahkeme istiyor; bu önemlidir’ demişti... D’Alema İtalya’nın bu sorunu çözecek güçte olduğunu ve sorunun uluslararası güçler ile birlikte çözülebileceğini vurgulayarak, çözüm konusunda 3 öneri sunmuştu. Öneriler şunlardı:
* Ad Hoc Mahkemesi, yani sadece Öcalan’ın durumunu ele alan mahkeme,
* Uluslararası bir mahkemenin kurulması,
* Üçüncü bir Avrupa ülkesine verilmesi,
Uluslararası mahkeme talebi
Öcalan’ın durumu hakkında en kritik görüşme ise Almanya Başbakanı Gerhard Shröder ile İtalya Başbakanı Massimo D’Alema arasında gerçekleşti. Bonn zirvesinde bir araya gelen iki ülkenin başbakanı, bu zirvede uluslararası mahkeme kararına varıldığını açıkladı. Zirve sonrası yapılan basın toplantısında Türkiye’nin toprak bütünlüğüne saygı göstererek soruna çözüm bulunmasını istiyorlardı. Bunun içinde iki ülkenin liderleri, Öcalan’ın uluslararası bir mahkemede yargılanmasından yana olduklarını ve Kürt sorununun çözümü için bir ‘Avrupa girişimi’ başlatılması konusunda görüş birliğine vardıklarını belirtiyordu. Daha sonra bir araya gelen iki ülke bakanları, Öcalan’ın uluslararası mahkemeye çıkarılması için birlikte her türlü çabanın gösterilmesi doğrultusunda iki uzman grubunun görevlendirildiğini ve Roma’da çalışmaya başlayacaklarını açıkladı.
Almanya ve İtalya’nın Kürt sorunu konusunda başlatmak istedikleri ‘Avrupa girişimi’ Türkiye tarafından büyük bir öfke ile karşılanmış bu durum ABD’nin denetiminde kurulan Uluslararası Kriz Grubu’na bildirilmişti. Toplantılar hız kazanmış ve bu toplantılardan çıkan tehditler basın yolu ile sık sık açıklanmaya başlanmıştı. Aynı saatlerde dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel başkanlığında Milli Güvenlik Kurulu toplantısı gerçekleşti. Demirel, Avrupa’yı Uluslararası Mahkeme kurulmaması konusunda uyardı, hatta tehdit etti. Türkiye’nin aksine Öcalan kararı kabul etti ve kurulacak olan uluslararası mahkemede tarafların bir platformda bir araya gelerek tarihi gerçeklerin gün ışığına çıkarılmasından yana olduğunu belirtti.
Almanya’dan geri adım
D’Alema ile Schröder uluslararası bir mahkemenin kurulması, aynı zamanda buna paralel olarak da Kürt sorununun siyasi çözümü için uluslararası bir konferansın toplanması kararını vermişti. Pratik çalışmaları Almayan ve İtalya yapacak diğer ülkelerde destek vereceklerdi. D’Alema’nın Almanya ziyareti sonrası Almanya Dışişleri Bakanı bir hukuk komisyonu ile Roma’ya geldi. İtalya Dışişleri Bakanlığı’nın da oluşturduğu bir hukuk komisyonu ile ortak çalışmaya başladı. Almanya-İtalya Hukuk Komisyonu’nun çalışması üç gün sürdü. Fakat üç gün sonra komisyon çalışmalarını feshetti. Bu konuda ilk geri adım ise Almanya tarafından atıldı. Almanya’nın bu tutumu karşısında destek vereceğini belirten ülkeler de geri adım attı. Başlatılan bu çalışmalarda bir anda son bulmuştu. Bu girişim sonuç vermedi ancak D’Alema uluslararası alanda destek arayışlarına devam etti. D’Alema, sırasıyla Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı J. Santer, Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, İspanya Başbakanı Jose Maria Aznar, İngiltere Başbakanı Tony Blair ile görüşmeler başladı. D’Alema, tarafından yapılan tüm görüşmelerde liderler olumlu yanıt veriyordu. Bütün liderler İtalya’nın izlediği yolu destekliyordu.
‘PKK ne istiyor’
Bu sırada Öcalan ise Avrupa’nın rolünü oynayabilmesi için PKK’den kaynaklandığı belirtilen engelleri ortadan kaldıracak, aynı zamanda sorunun çözümüne hizmet edecek bir öneri pareketini kamuoyuna açıkladı. Tüm dünya kamuoyunun ‘PKK ne istiyor?’ sorusuna yanıt olan 5 maddelik çözüm paketi ise şu maddelerden oluşuyordu:
* Kürt bölgelerine yönelik askeri operasyonların durdurulması,
* Göç ettirilen insanların tekrar köylerine dönmelerinin sağlanması,
* Köy koruculuğunun kaldırılması,
* Kürt kimliğinin, dilinin ve kültürünün resmi olarak tanınması,
* Din özgürlüğünün ve çoğulculuğun oluşturulması.
Öcalan: Ben hazırım
Öcalan, PKK’nin 20. kuruluş yıldönümü vesilesiyle yaptığı konuşmasında da kurulması tartışılan uluslararası mahkeme konusunda şu tarihi sözleri sarf etmişti: “Kurulacak Avrupa Mahkemesi’nde bunları dile getireceğim. Bu mahkemeyi kurduracağım veya ne yapılacaksa gereklerine göre bu hesabı vereceğim. Kim katildir? Nasıl katildir? Onu anlatacağım. Eğer insanlık düşmemişse adalet yerini bulacaktır. Türk halkı da gerçekten yaşamak istiyorsa biraz kendine gelebilmelidir. Bunun başka bir yolu da yoktur. Türk halkının bağrından da mevziler kazanılacaktır. Ve bu lanetliler tayfası gidecektir. Benim ölümümle bu önlenemez. Türk halkını da bir kez daha bu yolu üzerinde düşünmeye, daha acılı bir savaşla her şeyi kaybetmektense onurunu kurtarmaya, halklarla eşit barış içinde yaşamaya çağırıyorum.”
ABD-İsrail ve Türkiye
Bonn’daki bu toplantı sonrasında, Almanya Dışişleri Bakanı Joschka Fischer ile İtalyan meslektaşı Lamberto Dini, söz konusu toplantının devamı niteliğinde görüşmeler gerçekleştirdi. Roma’da çalışmalarına devam etmek üzere, uzmanlar grubunu görevlendirdiklerini açıkladılar. Ancak Roma’da kurulan Almanya-İtalya ortak hukuk komisyonu, sadece üç gün çalışabildikten sonra fesh edildi. Bu çerçevede Almanya ve İtalya’nın sorunun çözümünde başı çekerek etkili olma amaçlıda olsa kurdukları komisyon, Öcalan’ı yargılayacak bir uluslararası mahkeme kurulmadı ve bunun sonucunda da sorunu görüşebilecek konferans planlaması da pratiğe geçemedi.
Uluslararası Mahkeme için kurulan Komisyon ani bir kararla ve kamuoyuna bir açıklama yapmadan dağıldı. Belli ki Türkiye ABD ve İsrail üzerinden etkili olmuş ve Uluslararası Mahkeme’nin Türkiye’nin aleyhine işleyeceğini, Türkiye’yi yargılamaya dönüşeceğini bilerek, uluslararası güçleri harekete geçirmişti. Tarih mutlaka bu günleri ve pazarlıkları yazacaktır. Bu pazarlıkta, bilinmeyen tek yan Türkiye’nin buna karşılık ABD ve İsrail’e ne tür ödünler verdiğidir.
Türkiye’den başvuru yapılabilinir mi?
Dersimliler, 1937-1938 yılları arasında yüz bine yakın insanın yaşamını yitirdiği katliamın soykırım olarak tanınması için Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (UCM) başvuruya hazırlanıyor. UCM Roma Statüsü’nün 23. maddesinde yer alan ‘kültürel soykırım’ kapsamında yapılan başvuruda, “Türkiye’nin soykırım için özür dilemesi, mağdurların maddi ve manevi zararlarının tazmin edilmesi ve dil ve inancın serbestçe yaşanması için yasal düzenlemelerin yapılması“ talep edilecek. Deliler arasında Başbakan Erdoğan’ın Dersim’e ilişkin söyledikleri de ‘itiraf’ olarak yer alacak.
24 Kasım 2010’da Almanya’nın başkenti Berlin’deki Eyalet Parlamentosu’nda yapılan Dersim 38 Konferansı düzenlenmiş ve bu konferansta önemli kararlar alınmıştı. “73 yıllık sessizlik ve kimsesizliğin aşıldığı“ bir toplantı olarak dile getirilen konferansın kararları arasında Dersim’de yaşananlar “soykırım” olarak adlandırılmış ve uluslararası mahkemelere taşınması kararı alınmıştı.
Konferansa Türkiye’den katılan hukukçular Erdal Doğan ve Eren Keskin, alınan kararlar doğrultusunda Dersim’de yaşananları uluslararası hukuka taşımak için çalışma başlattı. Çalışma kapsamında tanıklar, mağdurlar ve yapılan araştırmalarla toplanacak delilerle Dersim’de yaşananların “soykırım” olarak tanınması için Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) Roma Statüsü’ne başvuru yapılacak. Hukukçuların en önemli delillerinde biride CHP’li Onur Öymen’in Dersim katliamı ile ilgili tepki çeken sözleri ve Başbakan Erdoğan’ın “Dersim’de yaşananları kim unutabilir” sözleri olacak.
‘Kültürel soykırım maddesi...’
Hazırlıklar hakkında bilgi Gündem gazetesine bir demeç veren Av.Erdal Doğan, bugün Dersim’de yaşanların soykırım olup olmadığını tartışılmadığını çünkü hala birinci kuşak tanıkların yaşadığı ve tüm delillerin ortada olduğunu söyledi. Alınan uluslararası mahkemeler taşınması kararının ardından Av.Eren Keskin’le birlikte hukuki inceleme başlattıklarını ve bu çerçevede UCM’nin 1998 Roma Statüsü’nün insanlığa karşı işlenen suçlar için zaman belirtmediğini ve bundan kaynaklı buraya başvurmayı uygun bulduklarını söyledi.
Av.Doğan, Roma Statüsünün 7/h maddesinin 6.madde ile birlikte değerlendirmeye aldığı “Kültürel Soykırım” bölümünün Dersim katliamını bire bir kapsadığına da dikkat çekerek, soykırımın farklı biçimlerde devam ediyor olmasının başvuru için güçlü bir neden olduğunu söyledi.
Av.Doğan sözlerini şöyle sürdürdü; İlgili maddeler soykırımın etkilerinin hala devam etmesi durumunda başvuru hakkı tanıyor. Birinci olarak, 1937-1938’den sonra fizik yok etmeler yani insanların öldürülmesinin ardında birçok insan göçe zorlandı. Bunun ötesinde kendi dillerini ve inançlarını yaşamasına izin verilmedi. İnsanlar hala o dönem boşaltılan evlerine arazilerine dönemiyor. Hala Kürtçeyi kamusal alanda kullanamıyorlar, hala inançları olan Kızılbaşlık, devlet tarafından tanınmıyor, cemevleri ibadethane statüsünde değil, yani laiklik ilkesinde faydalanamıyorlar. İkinci durum yine 1993 yani yakın tarih de Dersim’in de içinde olduğu Kürt coğrafyasında başlayan zorunlu göçertme ve fiziksel katliamlar. İnsanlar hayvanlar, doğa bir bütün ikinci defa orada bir katliam yaşandı. Son dönemlerde medyaya yansıyan toplu mezarlar yavaş yavaş ortaya çıkıyor.
Diyarbakır’da görülen JİTEM davası var. Korucularla birlikte JİTEM ve devletin bazı güçlerinin nasıl sivil insanları katlettiği hem vaka hem de hukuksal olarak tartışmasız. Burada da soykırımın bir süreklilik arz ettiği görülüyor. Ki bu mahkemenin ilgili maddeleri ve hukuki değerlendirmeler soykırımın hala farklı şekillerde devam etmesi halinde başvurulara önem veriyor.”
Türkiye için bağlayıcı hükümler var
Türkiye’nin UCM’yi tanıdığını ancak taraf olmadığını bu yüzden yargılama yetkisi bulunmadığını kaydeden Doğan, ancak TCK’nin 76.ve 77.maddelerinde 2005 yılında yapılan düzenlemelerle insanlığa karşı işlenen suçlar için yargı yolunun var olduğunu ve bu maddelerde Roma Statüsü’ne atıfta bulunulduğunu söyledi. Doğan, başvuru halinde Türkiye’nin yargılanıp yargılanmayacağı konusunda ise umutlu olduğunu belirterek, UCM 1800’li yılların sonunda başlayan ve ancak 1900 ‘lerin sonunda nihayetlenen tartışmalar sonucunda oluştu. Geçmişte işlenen suçlar nasıl ele alınacak gibi tartışmalar yer aldı ve uzun süre böyle düğümlendi, fakat sonuçta geçmişte olan ve bu gün devam edenler için ‘kültürel soykırım’ kavramı ortaya çıkarıldı” diye konuştu.
‘Başvurunun önü açılacak’
Doğan’ın “tanınır mı, tanınmaz mı” tartışmasından öte önemsediği konularda biri de, Dersim’de yaşanan trajedinin uluslararası hukuka taşınmasının ardından Türkiye’de yaşanan diğer trajedilerinde taşınmasının önünü açması ve geçmişle yüzleşmek için bir tartışmaya öncülük etmek. Bu konuda çok zorlanılmayacağını dile getiren Doğan, Zilan, Ağrı, başta olmak üzere toplum katliamlar, bu günlerde hala mezarlardan çıkan kemikler, toplu mezarları örnek vererek, arkasının geleceğin ve başka başvuruların takip edeceğini söyledi. Soykırımın iç hukuk değil uluslararası hukuk bağladığını ve bu noktada 1915 Ermeni soykırımı konusunda Türkiye’nin inkar politikasının devam ettiğini hatırlattı. Doğan’a göre; geçmişte yaşananlar konusundan bu sözleşmenin bir tarafı olan Türkiye’de eninde sonunda yüzleşebilecek ve bunlardan biride Dersim katliamı olacak.
‘Hukuki altyapı oluşturuluyor’
Bir başka amaçlarını da “Birinci derecede tanıkları, mağdurlarıyla hala devam eden Dersim katliamı konusunun uluslararası alana taşınması bir anlamda UCM ve Avrupa ülkeleri içinde samimiyet testi olacak” diye anlatan Doğan, yeni bir başlamış bir çalışma olduğunu ve hukuki altyapıyı hazırladıklarını kaydederek, delil toplama çalışmaları hakkında ise önümüzdeki dönemde Dersim’de çalışmalar yürütecekleri bilgisini verdi. Doğan, bu konuda yürütecekleri çalışmaları şöyle anlattı:
“Dersim’de özellikle bu konuyla ilgili çalışmalar yürüten Alevi Akademisi’nde Aysel Doğan’la (ki şuanda KCK davasında tutuklu) çalışmalarını bilgi ve belgelerini paylaşacağız. Birinci dönem tanıklar, belgeler ve bilgilerin yanında 1990’lardan itibaren başlayan ikinci dalga soykırımının tanıklarıyla görüşeceğiz. Çünkü 1993-1994 yılları arasında Kürt bölgesine yönelik özel savaşta sadece Dersim’de 500’e yakın köy boşatıldı, insanlar zorunlu göçe zorlandı. Bölgeyi boşaltma politikasının ikinci aşaması olan HES’ler ve barajlar meselesi var. Bu kültürel soykırımın devamıdır. Munzur insansızlaştırılıyor ve bunun için barajlar yapılıyor. Buda soykırımını devamıdır ve orada yaşayan insanların inançları yok sayılıyor. Bir diğer konuda dil meselesi Zazaca’yı kamusal alanda kullanamıyorlar. Bunların hepsi bizim için 1937’de başlayan soykırımın devam ettiğini gösteriyor ve delildir.”
‘Sorun Ermeni soykırımı değil…’
UCM Kuruluş Sözleşmesi mahkemenin 2002 yılından sonraki suçları yargılayacağını yükümlülük altına aldı. Türkiye’nin üyeliğine ilişkin biir değerlendirme yapan Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Dış İlişkiler Danışmanı Aguirrezabal: “Türkiye, Ermeni soykırımı iddiasından yargılanamaz, yargı yetkisi geriye doğru işlemez” diyerek sorunun Ermeni soykırımıyla ilgisi olmadığını, asıl korkunun Kürt halkına yönelik uygulamalardan kaynaklandığını seslendirdi.
UCM nedir?
UCM Roma Statüsü, soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçları işlemekle suçlanan kişileri yargılama yetkisine sahip ilk daimi küresel mahkemenin kurulmasına olanak sağlayan anlaşma. 1 Temmuz 2002 tarihinde Roma Statüsü’nün yürürlüğe girmesiyle, Hollanda’nın Lahey (Den Haag) kentinde kurulan UCM dünyanın ilk daimi ceza mahkemesi olma özelliğini taşıyor. Mahkeme, bu tarihten önce işlenmiş suçlarla ilgili yargı yetkisine sahip değil. UCM’nin yargı yetkisi Roma Statüsü’nü onaylamış ya da katılmış ülkelerin toprakları ve vatandaşları üzerinde geçerli. Bugüne kadar 97 üye ülkeye sahip olan UCM’ye Çek Cumhuriyeti hariç Avrupa Birliği üye ülkelerinin tamamı taraf. Ayrıca UCM, BM Güvenlik Konseyi’nin başvuru yaptığı olaylarla ilgili de yargı yetkisine sahip. Ancak, Mahkemenin “tamamlayıcılık” ilkesi uyarınca UCM sadece ulusal mahkemelerin yargılama isteği, ya da kapasitesi olmadığı durumlarda yargı yetkisini kullanabiliyor. UCM Haziran 2004’te Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde, Temmuz 2004’te ise Uganda’da resmi soruşturmalara başladığını duyurdu.
‘Savaşın hedefi hep siviller oldu’
‘Maalesef çatışma çok fazla zaman onu en az göğüsleyebilecek toplumlarda meydana gelir, onu en az hak edene zarar verir ve kendini ona karşı savunmaya en az hazırlıklı olanı en çok etkiler. Savaşın asıl hedefi siviller olmuştur. Kadınlar, tecavüz ve zorla yerinden edilmeden, yiyecek ve ilaç hakkının reddine kadar, kendi paylarına düşenin fazlasına katlanıyorlar.”
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan, Birleşmiş Milletler Kadın Hakları ve Uluslararası Barış Günü, 6 Mart 2000, Basın Açıklaması, SG/SM/7325, WOM/1190. BİTTİ
ALİ ÖZŞERİK
- UCM
- Coalition for the ICC
- Amnesty İnternational
- Fedaration İnternational des Droits de I’Homme
- Human Rights Watch
- Freedom House
- UCM Koalisyonu-Türkiye
- İHD
- TİHV (Türkiye İnsan Hakları Vakfı)
- MAZLUMDER