İşin başından beri ABD’nin-AB’nin demokrasi getirmesini bekleyenler ölü gözünden yaş beklemişti. Çünkü ABD-AB bloku kendi çıkar ve paylaşım senaryolarını uygularken bazı dikta rejimlerini hedef alırken bölgenin çok daha gerici-çağdışı rejimlerine bir söz söylemek bir yana onlarla ittifak halindedirler. Örneğin Suudi Arabistan, Ürdün, Katar, BAE gibi rejimlerin demokrasi ve hukukla bir ilişkisini kurmak mümkün mü? Suudi Arabistan ordusu Bahreyn ve Yemen’de demokrasi için ayaklanan halkı bastırmadı mı? Nerede yıkılan diktatörlerin yerine daha demokratik bir düzen kurulabildi?
İşin daha önemlisi Türkiye’nin yeri ve rolüdür. 1990-91’den yani birinci körfez savaşından beri ABD kendi planlarına Türkiye’yi dahil etmek istedi. Muhtelif nedenlerle ve esas olarak ordunun bu maceraya gönülsüzlüğü sonucu Türkiye buna yanaşmadı. En son 2003’te Irak işgalinden önce son dakikada TBMM’den savaş kararı çıkmayınca ABD-TC ilişkilerinde bir sarsıntı yaşandı. Buna rağmen AKP iktidarı bu dönemde hem geleneksel ABD ilişkilerini, hem de “komşularla sıfır sorun” sloganıyla İran, Suriye, Mısır ve Libya ile ilişkilerini geliştirdi. Ama bu ilişkilerin temeli Kürt özgürlük hareketinin tasfiyesine yönelikti. Bu amaçla yapılan operasyon ve işbirlikleri unutulmamıştır. Bütün bunlar AKP’nin istediği sonuçları vermedi.
AKP Kürtlerle anlaşma sinyalleri verdi. Açılım süreci, Öcalan ve Qandil ile yürütülen açık ya da örtülü görüşmeler başladı. Son yıllar PKK’nin ilan ettiği eylemsizlik kararlarıyla oldukça sakin geçmekteydi. Ama seçimlerden önce Erdoğan ve AKP görüşmeleri kesip sertleşmeye başladı. AKP açıkça faşist-ırkçı-soykırımcı ve tasfiyeci bir yola girdi. AKP içindeki ılımlı Kürt milletvekillerinin çoğunu aday göstermedi. Seçimlerden sonra ise yeni bir anayasa-demokratikleşme yerine “Geçmişte görülmemiş kapsamda bir tasfiye operasyonu” söylemi ve pratiği gündeme geldi. Artık her demokratı isyan ettiren KCK operasyonları ve Qandil’in her gün bombalanması, gerillaya karşı kimyasal silahlarla yürütülen imha saldırıları gösteriyor ki AKP, ABD desteğiyle iyice azgınlaşmıştır. ABD ile Kürtlerin kanı üzerinden bir anlaşma yapmıştır.
AKP devleti ABD’nin bölgedeki operasyonlarında hizmet edecek, ABD de AKP devletinin Kürtleri imha projesine destek olacaktır. AKP devleti buna güvenerek Kürtlere karşı imha saldırılarında azgınlaşmıştır. Erdoğan bu amaçla en iyi dostları ve kardeşleri Kaddafi ve Esat’ı satmıştır. Yeni Osmanlı hayalleriyle Ortadoğu’da söz ve pay sahibi olmak istemektedir. Bu projeyi başlatmak kolay olmasa da mümkündür ama uygulamak ve bitirmek pek mümkün olmayacaktır. Bu adım sadece bir bölge savaşını değil adı konmamış bir üçüncü dünya savaşını başlatmak demektir. Ama sonuçlarının başlatanların istediği gibi olması çok zordur. Sadece savaşı başlatanların ve taraf olan devletlerin değil bütün ezilen halkların iradesi de sonucu belirleyecektir. Hatta orta ve uzun vadede belirleyici olan halkların iradesi olacaktır.
Bu noktada Sayın Öcalan’ın 90-91 yıllarında yaptığı bir değerlendirme hiç aklımdan çıkmıyor:
“Irak’tan başlayıp bütün Ortadoğu’yu Lübnanlaştırmak isteyenler var. Bizi de bu oyunların içine çekmek istiyorlar. Ama biz bunun farkındayız ve bu oyunlara düşmeyeceğiz. Ortadoğu’da ne dar sınıfçılık, ne dar milliyetçilik, ne dar dincilik-mezhepçilik ne de aşiretçilik-ailecilik halkların yararınadır. Bunu yapanlar kendileri de kaybeder, halklarına da kaybettirir. Tutarlı bir yurtseverlik ve herkese en geniş demokrasi -bu çok önemli: en geniş demokrasi- bütün halklara nefes aldırabilir.”
Sayın Öcalan’ın uluslararası bir komployla tutsak alınması, 13 senedir hücrede tutulması ve beş aydır hukuk dışı olarak tecrit edilmesi de bu nedenle değil midir?
Kürtleri imha etmek isteyen AKP faşizmi binmiş bir alamete, gidiyor kıyamete... Ama kendisiyle birlikte bütün Türkiye’yi de, bölgeyi de götürüyor. Buna dur diyebilecek tek güç başta Kürt halkı olmak üzere tüm halkların örgütlü-birleşik direnişi olacaktır. İşgal, imha ve inkar planları yenilgiye uğratılıp boşa çıkarıldığı ölçüde halklarımızın özgürlük ve demokrasi özlemleri zafere ulaşacaktır.