İktidarın pasifizesi her ne kadar sermayenin artan müdahaleciliği ve yer değişikliği üzerinden kurgulansa da siyasetin geçirdiği küresel kramplar açısından bu söz bir reçete. 7 Haziran seçiminin önce ve sonrasıyla girdiği atmosfer farkı, sanırım siyasetin Türkiye özelindeki bu uyuşmasına bir örnek. Keza ülkenin siyasal tarih doğu-batı egzersizinde, 2010 yılına kadar belli açılardan evrensel dönüşlere açıktı. Ancak 2010 yılındaki referandum ardından, AKP ve kurucusu Erdoğan’ın travmaları bu bağları koparttı. Keza o tarihe kadar AKP ve onun iktidar yelpazesi bir şekilde kemalizmle toplumsal motivasyon ve bürokratik hakimiyet adına önemli mesafeler kaydetmişlerdi. Dış konjönktürün ekonomik ve bölgesel nimetinden kendine özgü bir ideolojik formasyon bile idda etmişlerdi. Bu sentezlede anayasayı referanduma taşıyarak “milli irade” markasını özelleştirmekten çekinmediler. Öyle ki gücü oranında kendisine; uzak, muhalif ne varsa milletin düşmanı, statükonun devamı diye kriminalize edilerek bu milli iradeye dokunulmazlık kazandırıldı. Hatta bunun politik finansmanı “taraf olmayan, bertaraf olur” şantajıyla bir an için bir sosyal, hukuki, kültürel ekonomik temizliğe dönüştürüldü. Oysa mesele bir açıdan basitti. AKP ve onun İslamcı paydaşları garantörlüğünü, Erdoğan da kendi devrini istiyordu. Yani yasama, yürütme ve yargı sadece bir araçtı.

Kemalist kanadı silivriye, Kürtleri Diyarbakır hapishanesine yollayan AKP, “beyin takımı” eksik muhalefet boşluğuna cemaat destekli yeni devlet sistemini ikameye başladı. Referandumdan umduğunu bulan AKP, CHP’yi Baykal, MHP’yi benzer kaset olayıyla hizaya getirerek karşı siyasi cenahını iyice pasivize ettirdi. Boş kalan alana başkanlığı yığmaya çalışırken, kapıda bekleyen Kürt sorununu da ortalama politikalarla idare edebilmenin derdine düştü. Ancak toplumsal bünye dünyası için işlerin hiç de kolay olmadığı İmralı görüşmelerinde belli oldu. Yani AKP’nin göstergesi ile Kürtlerin göstergesi aynı adrese çıkmıyordu. Üstelik Kürtler ve Kürt sorunu AKP’nin rövanş macerasında henüz taraf olmamıştı.

Keza 2005 Diyarbakır mitingi ve Oslo görüşmeleriyle AKP, Kürtlere sistem içi hesaplaşmaya dahil olmamalarını şifaen dilemişti. Zaten Kürtlerde politik doktrinlerini 1999’dan beri İmralı merkezli olarak demokratikleşme ve ortak vatan olarak revize ediyordu. 

Elbette Kürtler açısından da barış ve siyasal çözüm doktrini gerekliydi ve Kürt hareketini konjönktürel siyasete eklemleyecek kadar günceldi. Sistemin iktidar hesaplarına dahil olmak bir şey değildi, Kürt sorunu sistemin bizatihi ana çelişkisiydi. Zira Öcalan, İmralı süreciyle beraber bütün eleştirilere rağmen, hareketini demokratik siyaset ve barışçıl bir değişim için geliştiriyordu. Hatta bunun için muhataplar deneyerek, sorunun çözümü için en riskli aşamalara bile katlanıyordu. Kaldı ki Kürt sorunu tarihsel olmakla beraber, PKK eliyle tam coğrafik bir yayılma ve sol, demokrat duruşu hasebiyle de bir dünya uzantısı olarak da bölgesel hatta uzanıyordu. Öyle ki Öcalan’ın barış süreci ve demokratikleşme çabaları Kürt hareketini yeni ortak bulmaya itiyordu. Günümüz itibarıyle Öcalan’ın ittifak arayışlarının ucu; HDP ile Türk siyaset dünyasında, Rojava ile de Ortadoğu’daki gelişmelerde karşılığını bulmuş ve ispatlanmıştır. 

 Bu açıdan HDP’nin salt bir siyasi parti olmadığını 7 Haziran’da yarattığı sistem türbülansı ile de görmekte fayda var. AKP batı yakasında sistemi kendi lehine çevirdiğini sansa da HDP’nin batıda kazandığı zemin aslında AKP’nin vesayet hevesinin altan alta çürüdüğünün de bir kanıtı mahiyetinde. 7 Haziran’da AKP’yi umutsuz kılan başkanlık hevesinin iflası ya da vekil sayısının azlığı değildir. AKP ve onun destek organizyasyonlarını paniğe sokan batı yakasında Kürtler eliyle yeniden canlanan demokrat ve özgürlükçü taleplerle doğu yakasında Kürt sorunun anayasal reform dayatıcılığıdır. Öyle ki Rojava örneğinde zirveleşen Kürt sorunu günbegün Türk siyasal yapısını köşeye sıkıştırmakta ve kendine statü bulmaktadır. AKP’nin son dönemde hayıflandığı konu Öcalan uyarı ve önerileri olmalıdır. Oysa Öcalan’ın kavram dünyası ve düşünce kurgusuna bakıldığı zaman Öcalan’ın, AKP ile yürüttüğü muhataplık çabası sadece barışçıl çözüme olan inancıydı.

 Kürt hareketi, bu inançla  görüşmeleri Öcalan’ın özgürlüğüne kilitlemiş durumda. Keza Kürt hareketi Öcalan’ın özgürlüğünü talep etmekle, çözüm sürecinde AKP’ye iktidar tazeletme değil, kendi siyasal gerekleri adına bakmaktadır. Bunun için Öcalan’ın özgürlüğü tarihinin en kritik konjönktürel sıkışmışlığını yaşayan Türkiye’ye yeni bir ufuk şansı olabilir. Bu süreçte muhataplar içinde barışa en sadık taraf Öcalan olmuş ve öyle kalmıştır. Galiba Öcalan herkesten çok ama çok önce haklı çıkacağını yine bildi.