Oysa tam da bugünlerde Kürt meselesi ve bölgesel ölçekte yaşanan gelişmeler konusunda Öcalan’dan gelecek açıklamalar oldukça önemli. Çünkü Öcalan, Kürt meselesi başta olmak üzere Türkiye ve bölgesel siyaseti teorik ve politik olarak çok yönlü analiz edebiliyor. Öcalan’ın öngörülerinin sağlamlığı ve ortaya koyduğu görüşlerin bir çok siyasetbilimci ve yazarın da yazılarında belirttiği gibi Kürt sorununun çözümünü sağlayacağı gibi Türkiye’nin de önünü açabilecek güçte. Böylesi bir potansiyeli ve enerjisi var. Üstelik Öcalan’ın görüşlerinin toplumsal ve siyasal alanda güçlü bir şekilde hayata geçirecek toplumsal tabanı ve köklü bir örgütlenmeye sahip olduğunu da unutmamak gerekli.
Bütün bunları düşündüğümüzde seri halde çözüm projeleri hazırlayan, öneriler geliştiren ve tarafların sorumluluklarını ortaya koyan Öcalan’ın bütün bu çalışmaları yaptığı koşullar ise, son dönemde görmezlikten geliniyor.
Gerçekten de son dönemlerde özellikle İmralı’da devlet yetkililerinden oluşan heyetlerle yapılan görüşmelerin gündeme gelmesi ile kamuoyunda İmralı’nın koşulları değişmiş gibi bir algı oluştu. Sanki herşey yolunda gidiyor; taraflar eşit koşullara sahipmiş gibi bir algı yaratılarak görüşmelerden çözüm çıkacak beklentisine girildi. Ama durum hiç de öyle değildi. Öcalan 15 Şubat 1999’dan itibaren Marmara Denizi içindeki küçük bir ada olan İmralı’da bir cezaevinde hücrede tek başına tutuluyor. Televizyon verilmiyor. Gazeteler seçilerek ve sansürlenerek veriliyor. Kitaplar da aynı şekilde tek tük veriliyor. Avukatları ile görüşmeleri haftada bir. O da hava muhalefeti olmaz ve koster de bozulmazsa!.. 24 saat gözetleniyor. Yazın sıcağı, kışın da soğuğu nemli deniz ikliminde sağlık sorunlarını giderek artırıyor. Yani ağır tecritte. İletişimi ve dışarı ile ilişkisi yok denecek kadar az. Medya ve kamuoyu bütün bu durumu son süreçte unutmuş gibi. Devlet ve AKP ise, bu durumdan kendisine vazife çıkarma peşinde. Herkesin çözüm konusunda çaba beklediği ve sorumluluk yüklediği Öcalan, “benden susuz bir havuzda yüzmem isteniyor” diyerek içinde bulunduğu koşullara dikkat çekmişti. Öcalan içinde bulunduğu koşullarda barış görüşmelerini yapılamyacağına dikkat çekerek, “Benim yapacaklarım bitti. Bundan sonra benim rolümü sürdürmem için sağlık, güvenlik ve özgür hareket alanının sağlanması gerekiyor. Artık bunlar olmadan hiçbir şey yapmıyorum. Bu şekildeki pozisyonum devlete de, Kürtlere de zarar veriyor. Bu koşullarda barış görüşmesi yapılamaz.”
Kürt meselesinin demokratik çözümündeki rolü iyi bilinen Abdullah Öcalan’ın süreçten çekilmesinin yaratacığını herkes çok iyi görmelidir. KCK, PKK, HPG, PAJK başta olmak üzere onlarca Kürt örgütü Öcalan’ın durumunu her kongre, konferas ve toplantıda “savaş ve barış gerekçesi” sayıyor. Dolayısıyla görüşmelerin engellenmesi, tecrit koşullarının devamı kötüye gidişi gösteriyor. İkincisi ise bu koşulları görmezden gelerek AKP tarafından “strateji değişikliği” ile içine girilen yeni savaş hazırlıklarını da normalleştirerek geçiştirmek iyi bir durum değil. Öcalan’ın bu süreçte devreden çıkmasının yaratacağı sonuçları düşünmek bile insanı ürkütüyor. Çünkü eğer Öcalan çekilirse, hükümet de saldırı politikalarını sürdürürse, geriye KCK Yürütme Konseyi’nin 5 Ağustos tarihli açıklamasında dikkat çektiği “bize devrimci halk savaşı yürütmekten başka seçenek tanınmıyor” cümlesi kalıyor. Bunun da açıklaması şudur: AKP son 9 yıldır yaşadığı “normal ortamın” sanallığına kapılmasa iyidir. 30 yıldır Türkiye’yi kasıp kavuran şiddet dalgası kapıdadır. Sadece bölge illerinin kırsal bölgelerinde ve kentlerinin kıyılarında değil giderek Türkiye’nin her alanına yayılacak bir şiddet sarmalının arefesindeyiz. Kaldı ki 15 Ağustos 1984’te PKK öncesi olmayan bir savaşa girişmişti. Şimdi 30 yıllık bir tecrübe, milyonları bulan toplumsal taban, dört parçada oluşmuş siyasal kurumsallaşma söz konusu. Türkiye’nin şartları ise 1984’teki kadar güçlü değil. Çünkü dünya artık çift kutuplu değil. Tek kutubun da statükosu dağılmış durumda. Ve yeni kurulacak sistemin merkez üssü ise, Kürt ülkesinin coğrafyasının merkez olduğu alan. Bu merkezde ise en örgütlü olan güç ise PKK... Peki AKP’nin yönettiği Türkiye PKK’nin 2. 15 Ağustos’unu kaldırabilir mi?