1 Eylül Dünya Barış Günü karşılanırken, başta Ortadoğu olmak üzere dünyada savaş ve krizler devam ediyor. Halklara dayatılan yıkım, göç ve acıya rağmen 1 Eylül nedeniyle barış talebi bir kez daha alanlarda dillendirilecek.
Türkiye’de barışa dair umutlar en fazla 2013 yılında başlayan ve adına “çözüm süreci” ya da “barış süreci” denilen dönemde yükseldi. Bu dönemin mimarı ise 2012 yılında PKK’lilerin cezaevinde başlattığı açlık grevine yaptığı çağrı ile son veren ve “çözüm süreci”ni başlatan Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan oldu.
“Çözüm sürecinde” Öcalan’ın barış çağrıları manşetlerde yer alırken, Türk iktidarının Dolmabahçe Mutabakatı’nı reddetmesi ve Öcalan üzerinde tecridin ağırlaştırılması ardından başlayan süreçte bu çağrılar ana akım ve hükümet yanlısı medya tarafından görünmez kılındı.
90’lı yıllarda barış arayışı
Öcalan 19 Mart 1993 tarihinde Bekaa’da bir basın toplantısı düzenleyerek, ilk tek taraflı ateşkesi ilan etti. PKK’nin ilan ettiği tek taraflı ateşkes süreci daha bitmeden süreci destekleyen dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal şüpheli bir şekilde yaşamını yitirdi. Ardından Bingöl’de terhis olmuş silahsız 33 askerin vurulmasıyla çözüme dair girişimi sekteye uğradı.
Öcalan şiddetlenen savaş ardından 11 Aralık 1995 yılında Kürt sorununun siyasal çözümünün önünü açabilmek için tek taraflı bir ateşkes daha ilan etti. 1996 yılında Kürt halkına yönelik baskıların devam etmesiyle birlikte ve 6 Mayıs 1996’da dönemin Başbakanı Tansu Çiller ve ekibi Doğan Güreş’in Öcalan’a karşı suikast girişimi gerçekleşmesi üzerine ateşkes sona erdirildi.
Çözüme dair arayışlarına devam eden Öcalan, 1998 yılında 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde üçüncü kez tek taraflı ateşkes ilan etti. Bu süreçte Öcalan’ın Suriye’den çıkarılması gerçekleşirken de ateşkes sonlandırılmadı. Öcalan’ın 15 Şubat 1999’da Türkiye’ye getirilmesinin ardından PKK tek taraflı ateşkesi bitirdiğini ilan etti.
Esaret altında barış çabaları
İmralı’da ağır tecrit altında tutulan Öcalan, barışa dair çaba ve söylemlerini burada da sürdürdü. Öcalan’ın çağrısı üzerine 2 Ağustos 1999’da PKK silahlı güçlerini Türkiye sınırlarının dışına çekme kararı aldı ve 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde de dördüncü sefer tek taraflı ateşkes ilan etti. Ayrıca Öcalan’ın talep ve çağrısı üzerine bir iyi niyet göstergesi olarak yirmi kişiden oluşan, biri dağdan biri de Avrupa’dan olmak üzere iki Barış Grubu Türkiye’ye gönderildi.
Öcalan, 20 Ocak 2000’de “Barış Projesi”, 4 Kasım 2000’de “Demokrasi ve Barış için Acil Eylem Planı“, 19 Haziran 2001’de yeni bir savaşın gündemleşmemesi ve çözüm sürecinin gelişmesi için acil talepler bildirisi, 22 Kasım 2002’de “Acil Çözüm Bildirgesi” ve 2000’in başında ve 2002’nin sonunda olmak üzere iki defa Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı, Başbakan, Genelkurmay Başkanı ve tüm siyasal partilere Kürt sorununun çözümü konusunda düşüncelerini ortaya koyan mektuplar gönderdi. 2004 yılına gelindiğinde Türkiye’de, Kürtler üzerindeki baskı zirveye ulaşmıştı ve ateşkes bir kez daha sona erdi.
PKK bitmez
Öcalan, avukatlarıyla 2011 yılının Temmuz ayına kadar görüşebildi. 2011 yılından önce avukatları aracılığıyla birçok mesaj verdi.
9 Ağustos 2006 yılında avukatları aracılığıyla gönderdiği mesajda Öcalan, bir kez daha kanın çözüm olmayacağı vurgusunda bulundu. Öcalan, bu açıklamasında hem Erdoğan’a hem de dönemin CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’a hitaben şöyle konuşmuştu: “Sorunun çözümü diyalogdan geçer. Kan dökerek bir yere varılamaz. Öyle ABD’ye yalvarmakla, İran ve Suriye ile işbirliği yapmakla da PKK’yi imha edemezsiniz, sorunu da çözemezsiniz. PKK bu şekilde bitmez. Bu kadar insan kaybına yazık değil mi? Hiç mi kıymetleri yok? Bunlar ve olası ölümler için neden bizlerle diyaloga geçilmiyor? Bu kayıpların ve ölümlerin sorumlusu hükümet olacaktır.”
1 Eylül bir fırsattır
Öcalan, 1 Eylül tarihine her zaman özel önem verdi. Baykal ve Erdoğan’a yaptığı çağrıda da 1 Eylül Dünya Barış Günü’nün fırsat olduğunu söyleyerek, şunları eklemişti: “Yeter artık, bu kanı durdurabiliriz. PKK üzerinde ne kadar etkim olduğunu bilmiyorum ama beni dinleyeceklerini tahmin ediyorum. Devlet ile hükümetin samimi yaklaşımından sonra biz de üstümüze düşeni yaparız. Ateşkes çağrısı yaparım, çatışmalar durur. Sonrasında pratik adımlar atılır, güvenceler verilir. Demokratik diyalog olmalı. 1 Eylül bir fırsattır değerlendirilmelidir. Demokratik çözüm programı geliştirilebilir. Diyalog olmazsa çatışma derinleşir.”
Öcalan, 7 Eylül 2006 tarihinde de verdiği mesajda Kürt-Türk birliğinden bahsederken, savaş yerine barışın konuşulması gerektiğini söyledi. Öcalan’ın avukatları aracılığıyla kamuoyuna yansıyan sözleri şöyleydi: “Ben kimseyi isyana davet etmiyorum, kimseye talimat vermiyorum. Bu kanın durmasını ve Türkiye’nin demokratikleşmesini istiyoruz.”
Her türlü çözüme hazırım
2 Kasım 2007’de de Öcalan “tekrar barış elimi uzatıyorum” diyerek, kamuoyuna şu mesajları verdi: “Devlet benimle görüşmek mi istiyor? Kendi yetkilisini, temsilcisini gönderir, ‘Ey Apo sen ne istiyorsun?’ der. Ben de görüş ve şartlarımı belirtirim. O da kendi şartlarını, yapacaklarını belirtir, bir noktada uzlaşılır veya aksi olur. Asker görüşmek mi istiyor, bir yetkilisini gönderir, ‘Ey Apo sen ne istiyorsun?’ der. Bu konuda daha önce bir ilke kararı almıştım. Bunlar çok açık konuşulur, tartışılır, bunların dışında bir şey yapamam. Taleplerimiz konusunda da bir İspanya modeli, İrlanda modeli, İsviçre modeli, Fransa modeli, Belçika modeli, Amerika modeli üzerinde tartışılabilir. Ben her türlü çözüme hazırım.
Eğer çözüm isteniyorsa herkesin, Kürtlerin de üzerinde mutabık kalacağı bir anayasa yapılabilir. PKK’ye de ‘Gel, bu anayasanın hazırlanış sürecine katıl’ denilebilir. Bu konuda benim düşüncelerim biliniyor.”
5 Aralık 2008’de de Öcalan kendisine şantaj yapıldığını duyurdu ve ekledi: “Şantaj yapıyorlar. Bu şekilde benim üzerime gelmesinler. Ben bunu devlete de söylüyorum, PKK’ye de söylüyorum; ben, yaşam felsefesinin anlaşılmasıyla ilgileniyorum. Ben sorunun demokratik çözümü ve barış için üzerime düşeni yapmaya çalışıyorum. Daha önceden Başbakan ve Sayın Cumhurbaşkanı Gül’e mektup yazmıştım. İstirham ediyorum, bu sorunu çözelim diyorum.”
Barış grupları
2009 yılında da barış çağrılarına devam eden Öcalan, barış gruplarının gelmesi önerisinde bulundu. Öcalan’ın çağrısı şöyleydi: “Bunun için önerim; daha önce gelen barış grupları benzeri, Avrupa’dan ve yine içerisinde Maxmur’dan halkımızın da bulunduğu güneyden olmak üzere iki grubun; Kürtlerin bu ülkede nasıl yaşayacaklarını, birlikte yaşayabilmenin zorunlu prensiplerini ortaya koymak, Kürtlerin demokratik hak ve özgürlüklerine ilişkin temel isteklerini tartışmak üzere Türkiye’ye gelmesidir. Bu gruplar başta TBMM olmak üzere Türkiye’deki tüm çevrelere giderek, iki halkın birlikte yürümesi için olmazsa olmaz niteliğindeki temel talepleri dile getirmelidirler.”
Öcalan’ın çağrısı sonrasında 19 Ekim 2009 tarihinde Kandil ve Maxmur Mülteci Kampı’ndan 34 kişiden oluşan “Barış ve Demokratik Çözüm Grubu” Silopi’deki Habur Sınır Kapısı’ndan Türkiye’ye giriş yaptı. Halk tarafından coşkuyla karşılanan grup hakkında 2010 yılında davalar açıldı ve Öcalan’ın bu çabası da verilen cezalar, yakalama kararlarıyla karşılaştı.
Yasal güvence ve silahsızlanma
Öcalan, tüm bunlara rağmen de 8 Aralık 2010’da verdiği mesajda yine barışı dillendirdi. Öcalan, “Parlamento barış kararı alır ve bu konuda hakikatleri araştırmanın, gerçekleri ortaya çıkarmanın peşine düşer. Hakikatleri araştırır, aydınlatmaya çalışır. İşte Turgut Özal olayı gibi, Eşref Bitlis olayı gibi benzer karanlıkta kalmış, aydınlatılması gereken olaylar aydınlatılır. Bu gelişmelerle paralel olarak ben de buradan parlamentoya çok daha kapsamlı çalışmalar yapıp katkı sunabilirim. Bütün bu aşamalardan sonra bu aşamalara paralel olarak geri çekilme, silahsızlanma süreci başlayabilir. Zaten biz ilkesel olarak silahsızlanma konusunda olumlu düşünüyoruz, silahsızlanmaya ilkesel olarak karşı değilim. Bu konuda yasal-anayasal güvenceler sağlanırsa silahsızlanma sürecinin önü açılır. Ben silahsızlanma konusunda tek yetkili olurum” dedi.
Son görüşme
Öcalan, avukatlarıyla son görüşmesini 27 Temmuz 2011 tarihinde yaptı. Bu tarihten sonra Öcalan’a, Türkiye’nin kendi yasalarına aykırı ve dünyanın her herhangi bir hukuk devletinde görülmeyen şekilde avukatlarıyla görüş yasağı konuldu. Avukatlarıyla son görüşmesinde Öcalan, devletle görüşmeler yaptığı ve aslında yaşadığı zorlukları anlatmıştı.
Öcalan, bu görüşmede şunları aktardı: “Her iki tarafın da işlerini kolaylaştırdım, onlara öneriler sundum, onlara çözüm yolunu gösterdim, protokoller sundum, işlerini kolaylaştırıcı adımlar attım. Daha ne yapayım? Daha fazlasını ayda yılda bir burada bir saat konuşarak mı yapacağım? Daha ne yapayım? Ben Kürtlerin onuruyla oynanmasına izin vermem, buna hiçbir şekilde müsaade etmeyeceğim.”
Ben daha ne yapayım
Aynı görüşmede AKP’nin politikalarını eleştiren Öcalan şöyle devam etmişti: “Hükümet, bitirmek için ne yapıyorsa yapsın; özel timleri, polisi devreye sokuyormuş, bilmem dört kuvveti bir kuvvete bağlıyormuş, üçüncü kuvvet yaratıyormuş, ne yapıyorsanız yapın. İşte dün Başbakanlıkta yine zirve yapmışlar. Ne karar aldıklarını bilmiyorum. Ama bu şekilde ben yokum. İşte ‘Sri Lanka gibi olacak’ diyorlar. 300 uçağı kaldırıp Kandil’i bombalayıp bitireceklerini söylüyorlar, yapacaksan ne duruyorsun! Örgüt de hazırsa Sri Lanka olmadığını ispatlar o halde. Heyete de söyledim, Erdoğan’a da çağrı yaptım. Gerillayı güvenli bir alana çekeceğim demiştim. Ama buna dahi imkan tanımadılar. ‘Ben silahlı güçleri güvenli bir yere çekeceğim’ diyorum. Buna dahi cevap vermiyorlar. Ben daha ne yapayım. AKP savaş istiyor, çözüm istemiyor.”
Kanın aktığı yerde barış nasıl gelişir?
5 Şubat 2011 tarihinde, dönemin Başbakan Erdoğan, şimdilerle eylemleri yasaklanan Cumartesi Anneleri ile görüşme yapmıştı. Öcalan, avukatlarıyla son görüşmesinde, bu konuya da dikkat çekerek, “Başbakanın o çokça değer verdiği anaların gözyaşları böyle dinmez. Anaların gözyaşını dindirmek için silahlı güçleri güvenli bir yere çekeyim diyorum, buna bile cevap vermiyorlar. Tersine her gün operasyonlar var, çatışmalar yaşanıyor, asker, gerilla ölüyor. Kanın aktığı yerde barış nasıl gelişir? Hükümete açık mektubumdur. Eğer gözyaşının dinmesini istiyorsanız, gerillayı güvenli bir yere çekmemin yolunu açın. Böyle yaparsanız bir hafta içinde çözeriz.
Bir ananın gözyaşının dökülmesi bana acı veriyor. Türkiye kamuoyunun şunu bilmesini istiyorum. Ama Başbakan’dan ses yok. Başbakan’ı itham ediyorum. Barış istemiyor, her türlü kolaylığı sağlamamıza rağmen barışa yanaşmıyor. Daha ne yapabilirim?”
Tecrit süreci
Öcalan, bu açıklamaları sonrasında avukatlarıyla görüştürülmedi. Tek başına tutulan ve üzerindeki tecrit giderek ağırlaştırılırken Öcalan, 2012 yılında PKK’li ve PJAK’lı tutukluların başlattığı ve 68 gün süren açlık grevi döneminde tekrardan devreye girdi.
Açlık grevlerinin sonlandırılması ardından başlayan müzakere sürecinde Öcalan, Kandil ve hükümet yetkilileri arasında adına “çözüm süreci” ve “barış süreci” denilen dönemi başlattı. 3 Ocak 2013 tarihinde BDP milletvekili Ayla Akat Ata ve DTK Eşbaşkanı Ahmet Türk İmralı’ya giderek, Öcalan ile görüştü.
Barış umudu 21 Mart 2013 tarihinde Amed Newrozu’nda Öcalan’ın tarihi mesajıyla Türkiye halklarına sunuldu. Öcalan’ın gönderdiği mesajın bir kısmı şöyleydi: “Sömürü rejimleri, baskıcı ve inkarcı anlayışlar artık miadını doldurmuştur. Ortadoğu ve Orta Asya halkları artık uyanıyor. Kendine ve aslına dönüyor. Birbirlerine karşı kışkırtıcı ve köreltici savaşlara ve çatışmalara dur diyor. Newroz ateşiyle yüreği tutuşan, meydanları hınca hınç dolduran yüz binler, milyonlar artık barış diyor, kardeşlik diyor, çözüm istiyor.”
Silah değil siyaset
Mesajında, “Artık silahlar sussun, fikirler ve siyasetler konuşsun” noktasına geldiğini belirten Öcalan, “Yok sayan, inkar eden, dışlayan modernist paradigma yerle bir oldu. Akan kan Türküne, Kürdüne, Lazına, Çerkezine bakmadan insandan, bu coğrafyanın bağrından akıyor. Ben, bu çağrıma kulak veren milyonların şahitliğinde diyorum ki; artık yeni bir dönem başlıyor, silah değil, siyaset öne çıkıyor. Artık silahlı unsurlarımızın sınır ötesine çekilmesi aşamasına gelinmiştir.”
Çözüm sürecinin başlamasıyla birlikte İmralı Heyeti, hükümet yetkilileri, Kandil ve Öcalan ile defalarca görüştü. İmralı Heyeti’nin Öcalan ile yaptığı 22 görüşmenin notları kamuoyuna açık olurken, Öcalan’ın barış çabaları da bu notlarda yer aldı.
Son uyarı
Öcalan, İmralı görüşmelerinde her zaman sürecin yasal güvenceye alınmasını, aksi halde savaşın derinleşeceği yönündeki uyarılarını dile getirdi. Öcalan’ın 7 Aralık 2013’te şu uyarıyı yapmıştı: “Eğer müzakereye eviremezsek, anlamlı müzakereye geçmezsek, AKP eğer bununla oyalarsa karmaşık, kaotik, her tarafa giden ve yayılan bir çatışma ortamı doğar. Kandil’in bile belirleyemeyeceği bir çatışma çıkar. Bütün şehirlere yayılan büyük bir ayaklanma olur. Gerilla hamleleri, ekonomik hedeflere yönelme, suikastlar devreye girer. Bu defa halkın büyük kısmı da kaçmaz, gerillaya katılır. İkinci bir Suriye’nin eli kulağındadır. Bu uyarıyı son defa yapıyorum.“
Öcalan, 9 Mart 2014 tarihli görüşmede, şunları söylemişti: “Beni kandıracaklarını sanıyorlar. Oysa ben 40 yıl savaştım, gerekirse 40 yıl daha savaşırım. AKP’nin çözümü hacıyatmaz esnaf çözümüdür, yaptığı tam bir esnaf kurnazlığıdır. Biz direnişin müzakeredeki karşılığını alıyoruz. Devletin demokratik bir gücü olacak, bu bir alıp verme meselesi değildir. Sözleşme meselesidir. Sözleşmeden şunu kastediyorum: Bir beraberlik, eşitlik, aşk, ahlak, estetik ve özgürlük içermelidir.”
Tarihi mutabakat reddedildi savaş başladı
Görüşmelerin sonucunda barışçıl ve demokratik çözüme dair en üst aşama olarak kabul gören 10 maddelik 28 Şubat Dolmabahçe Mutabakatı’nı Öcalan hazırladı.
2015 yılının Şubat ayında içerisinde İmralı’da iki ayrı önemli görüşme gerçekleşti. Her iki görüşmede de, 28 Şubat’ta gerçekleşecek olan tarihi açıklamanın konseptinin içeriğine ve sonrasında atılacak adımlara ilişkin uzun tartışmalar yürütüldü. Tartışmalarda devlet heyeti de yer almıştı.
Öcalan, “Bugünkü geldiğimiz noktayı 55 yıllık bir maratonun kısa bir soluk arası olarak değerlendiriyorum” diyerek, sürecin önemine dikkat çekmişti.
22 Mart 2015 tarihinde, Ukrayna dönüşü uçakta gazetecilere Dolmabahçe Mutabakatı’na karşı açıklamalarda bulunan Erdoğan, “İzleme heyetine karşıyım... Bir metin okunmadı, iki metin okundu. Onların okuduğu metin ile Yalçın Bey’in (Akdoğan) okuduğu metin birbirinden tamamen ayrı. Ben oradaki toplantıyı da doğru bulmuyorum. Başbakan Yardımcısı’yla, şu an parlamento içinde olan bir grubun yan yana o resmi vermesini şahsen doğru bulmuyorum” dedi.
Öcalan, 5 Nisan’da yapılan İmralı’daki görüşmede, barış arayışını sürdürerek, müzakerelere geçiş için İzleme Kurulu’nun kurulmasının şart olduğunu belirtti ve bir dahaki ziyarette İzleme Kurulu olmadan gelinmemesini istedi.
5 Nisan’daki görüşmeden sonra İmralı Heyeti’nin bir daha adaya gitmesine izin verilmedi ve İmralı’da tecrit ağırlaştırılmış haliyle devreye konuldu.
Dolmabahçe Mutabakatı’nın reddedilmesi ve 7 Haziran 2015 seçimlerinde AKP’nin iktidarını kaybetmesi ardından savaş süreci başladı. Öcalan’ın barış çabaları karşılık bulmazken, DAİŞ’in metropollerdeki katliamları, sokak çatışmaları ve sivil katliamlar, ardından darbe girişimi ve OHAL uygulamaları ile son olarak ekonomik krize kadar varan süreç yaşanmış oldu.
HABER MERKEZİ