Devletin şiddetli baskıları nedeniyle çok sayıda gazeteci umutsuzluğa kapıldı. Başka işlere yöneldiler ya da yurtdışına gitmeyi tercih ettiler. Onları anlıyorum. Gerçekten Türkiye’deki zorlu koşullara dayanmak büyük gayret ister. Biz, sistemin dayattığı çaresizliğe ve umutsuzluğa kapılmadık. Çünkü bir mücadele geleneğimiz var.

PERVİN YERLİKAYA

Uzun yıllardır basın çalışmalarında yer alan ve son olarak Jin News kadın ajansında gazeteciliğe devam eden Safiye Alağaş, bu yıl “Cesaret Ödülü”ne layık görüldü. Afganistan’da 19 Kasım 2001 tarihinde El Kaide’nin saldırısı sonucu yaşamını yitiren Corriere Della Sera Muhabiri Maria Grazia Cutuli adına verilen gazetecilik ödülünü almak üzere Maria’nın mezarının bulunduğu İtalya’nın Sicilya Adası’ndaki Santa Venerina şehrine giden Alagaş, burada yaptığı konuşmada “Gurbetelli ve Maria’nın benzer yönleri var. Cesaretleri çok benziyor. Gerçeğin, hakikatin peşinden gitme yönüyle çok benziyor. Biz de kadın gazeteciler olarak hakikatin peşinden gidiyoruz” diye konuşmuştu.

Biz de hem bir dönem birlikte çalıştığımız ve yakından tanıdığımız Safiye ile mücadele yıllarını, gazetecilik serüvenini ve özgür medyanın bugün karşı karşıya kaldığı sorunları konuştuk.

Okuyucularımız için biraz kendinden bahsedebilir misin? Safiye Alağaş kimdir, bu işe nasıl başladı?

Sêrt Berwarî’ye bağlı Erkendî köyünde dünyaya geldim. Köyümüz devletin yoğun baskısını yaşıyordu. 1993’te köylülere koruculuk dayatıldı, hiç kimse kabul etmedi. Böyle olunca “köyü terk edeceksiniz” dediler. Bir günde köy boşaltıldı. O günlerde babam ve bazı köylüler gözaltındaydı. 40 günlük gözaltında işkenceden sonra serbest bırakılmıştı babam. Geldi bize yetişti. Adana’ya göç ettik. Tüm aile sudan çıkmış balık gibiydi. Hayata tutunma mücadelesi verdik. Annem ve babam çocuklarının metropolde savrulmaması için çok çaba harcadı. Bize hep mücadele etmeyi ve pes etmemeyi, Kürt olduğumuzu ve yanlış yola sapmamamız gerektiğini öğütlerlerdi. Okula gitme ve eğitim alma koşullarımız yoktu. Zaten mesele okumak değil, ahlaklı bireyler olmaktı. Ben dördüncü sınıfta okulu bıraktım fakat okumayı asla bırakmadım. Elime ne geçtiyse; kitap, dergi, gazete, öykü kitapları… Yani ne bulduysam okudum.

Zorluklarla ve mücadeleyle erkenden yüz yüze kalmışsın…

Mücadele ile doğduğum gün tanıştım desem abartı olmaz herhalde. Çünkü tam da mücadelenin had safhada olduğu yıllarda dünyaya geldim. Bizim eve sürekli Özgür Gündem Gazetesi, Kadının Sesi ve Özgür Halk dergileri gelirdi. Kadının Sesi dergisinde Kürt Halk Önderi Öcalan’ın kadın-erkek ilişkisi üzerine geniş bir yazısı vardı. O yazıyı okudum. Mücadele ile yeniden tanıştım sanki. Artık her sayıyı merakla bekler oldum. Bu sırada bir de Kavalın Ezgisi kitabını okudum. O da beni çok etkileyen bir kitaptı. Benim için ayrı bir öneme sahiptir.

Seni gazeteciliğe götüren faktörler neler oldu?

Abim yaşamını yitirmeden iki yıl önce özgürlük saflarından “özellikle Safiye’ye gönderiyorum” diyerek bana bir kalem göndermişti. Biz 9 kardeştik, özellikle bana kalem göndermesinin bir anlamı olmalıydı. Bir taş, biraz toprak, bir mektup ya da başka bir şey de gönderebilirdi. Kalem özel olmalıydı. Bunu çok sorguladım. Kalem göndermesi, “Kendi ayakların üzerinde dur. Kendini geliştir, mutlaka oku” demekti. Ben o kalemden bunu anladım. O yüzden gazetecilik yapmaya karar verdim.

11 yıldır gazetecilik yapıyorum. 8 ay cezaevinde kaldım. 2008 yılında cezaevinden çıktıktan sonra Dicle Haber Ajansı’nda çalışmaya başladım. Başlarda çok zorlandım, çünkü gazetecilik alanıyla ilgili hiçbir şey bilmiyordum. Bir şekilde öğrenmeliydim. Ne olursa olsun vazgeçmemeliydim.

Bütün bunların yanında bir de devlet baskısı vardı. Çekim yapmamız engelleniyor, haber sırasında gözaltına alınıyorduk. Bir gün İstanbul’da işçiler bir yere pankart asacaktı. Tabii engellenir diye basına haber vermemişler. Biz duyduk. Saat sabahın yedisi. İşçilere yetişeceğiz diye nefes nefese kalmıştık. Eylem yerine yaklaştığımızda polis nefes nefese kaldığımız için bizi gözaltına aldı. “Neden nefes nefesiniz” diye sordu. O gün bütün gün gözaltında kaldık. Tabii işçiler de eylem yapmamıştı. Gözaltına alındığımızla kaldık.

Yine bir gün Okmeydanı’nda olaylı bir eylem vardı. 15 Şubat uluslararası komplo protesto ediliyordu. Polisler ve gençler çatışıyordu. Ortalık savaş alanı gibiydi. Molotoflar, biber gazı, tazyikli su. Akrep tipi bir polis aracı eylemin ortasında kalmıştı. Araç çıkamayınca içindeki polis kapıyı açıp gazetecilerin durduğu yöne doğru koştu. Eylemciler polisi hedef alıp molotof attı. Ben kamerayı molotofa doğru tutmuşum. Havada çekiyorum molotofu. Polis bana doğru koşuyordu. Geldi tam benim yanımdan geçti. O molotof da tam benim ayağımın dibinde patladı. Alevler içinde kaldım. Neyse ki kıştı, kar vardı yerde. Hemen söndürüldü alevler. Eylemciler oradan “Burjuva basınını yaktık” diye bağırıyordu.

Şimdi Jin News’te çalışıyorsun. Sadece kadınların bulunduğu bir alanda gazetecilik yapmak nasıl bir duygu?

Jinnews’ten önce JINHA KHK ile kapatıldı. Ardından açılan Şûjin da hakeza kapatıldı. Biz de bir grup kadın arkadaşla  Jin News’i kurduk. Hem kendimize bir istihdam alanı açmak hem de gazeteciliğe devam etmeye kararlıydık. Sistemin dayattığı çaresizliğe ve umutsuzluğa kapılmadık. Çünkü bir mücadele geleneğimiz var.

Devletin şiddetli baskıları nedeniyle çok sayıda gazeteci umutsuzluğa kapıldı. Yolunu başka şekilde çizdi. Başka işlere yöneldiler ya da yurtdışına gitmeyi tercih ettiler. Bunu onları yadırgamak için söylemiyorum. Onları anlıyorum. Gerçekten Türkiye koşullarında gazetecilik yapmak çok zor. Bu zorlu koşullara dayanmak büyük gayret ister.

Mücadele duygusu insanı güçlü kılıyor. Kadınlarla çalışmak ayrı bir güzel. Bizden önce kurulan JINHA’yı örnek aldık. Çünkü bir geleneğin sürdürücüsüydü. Biz de bu iddia ile yola çıktık. Kadın gazetecilere güç verdiğimizi, ilham kaynağı olduğumuzu düşünüyorum. Bence tüm dünyada ilham kaynağıyız. Hem kadın gazeteciliği açısından hem de bu geleneğin dünden bugüne ulaşması açısından. Direniş ve mücadele geleneğine sahip olan gazetecilerin bir parçası olmak çok güzel bir duygu. Beni mutlu ediyor.

Bugüne baktığımızda çok yoğun bir baskı süreci var. Bu baskılar karşısında senin mücadele motivasyonunu sağlayan şey nedir?

Bu soruya “inanmak ve umut etmek” diye cevap vermek isterim. Bazen soruluyor. “Kürt sorunu ne zaman çözülür, ne zaman rahat edeceğiz” diyen arkadaşlarımız oluyor. Bu uzun bir mücadele süreci. Ruhumuzu ve beynimizi ona göre hazırlamamız lazım.

   

İtalya’da Maria Grazia Cutili adına verilen ‘Cesaret Ödülü’ne layık görüldün. Ödülü almak nasıl bir duygu?

Bu ödül, dünya kadınlarının Kürt kadınları ile nasıl büyük bir dayanışma içerisinde olduğunu gösteriyor. Bu benim için kişisel bir başarı değil, Kürt gazeteciliğinin bir başarısı olarak ele almak gerekir. Maria Grazia Cutuli cesaretli ve değerli bir gazeteciydi. Maria’nın cesaretiyle takdir edilmek güzel. Çünkü ödül, “cesaretli kadın gazeteci” dalında veriliyor. Ödül, kadınların uluslararası alanda dayanışması açısından çok önemli. Hele de biz Kürtlerin Ortadoğu’da statü sahibi olmaya çalıştığımız bu günlerde çok anlamlı. Maria, eril zihniyete karşı gazetecilik yaparken katledildi. Deniz Fırat, Nûjiyan Erhan da DAİŞ’in eril zihniyetine karşı gazetecilik yaparken katledildi. Mücadeleleri birbirinden farklı değil. Bizler, direnen bu kadınların inançlarını yaşatmaya çalışıyoruz.

Son alarak neler söylemek istersin, meslektaşlarına bir mesajın var mı?

Çok yakın zamanda içlerinde Sadiye Eser, Melike Aydın ve Ruken Demir’in de bulunduğu gazeteci arkadaşlarımız tutuklandı. Yaptığımız haberler yargılanıyor. Gazeteciliğimiz yargılanıyor. Türkiye bu konuda çok kötü bir karneye sahip. Bu gün onlarca gazeteci ne yazık ki hala cezaevinde. Kötü bir tablo var. Fakat bizler bir direniş geleneğinden geliyoruz ve bu geleneğin sürdürücüsü olmaya devam etmeliyiz.