Eğer öfkeli olduğumuz zamanları üst üste eklersek; bunun yaşamımızın en az üçte birine tekabül ettiğini görürüz.

Ayağımız yolda taşa değse öfkeleniriz. Arkamızda aniden korna çalan arabanın şoförüne öfkeleniriz. Kısa kollu gömlekle dolaşırken aniden bastıran sağanak yağmura öfkeleniriz.

Bizde var olan kirlilikleri ortalığa saçan kişiye/lere öfkeleniriz.

Evlilik talebimizi ret eden karşı cinsteki insana öfkeleniriz.

Biz silkelerken değil üst komşumuz halısını silkelerken öfkeleniriz.

Rengini, dinini, etnik kimliğini beğenmediğimiz insanlara öfkelenir zarar vermeye çalışırız. 

Tüm insanlar, öfkelendiği tali olgu ve olayları benden çok daha fazla sıralayabilir. Ancak öfkelenme listesini uzatarak sadece içi boşaltılmış bir pamuk telizi olduğumuzu ifade etmek gibi büyük bir yanlışlığa da düşmek istemiyorum. 

Şu bir realitedir ki; bu zeminlerde ortaya çıkan öfkeler, öfkenin tahrip edici gücünü işletmeye başlar. Etrafımızı kırıp döküp geçeriz. Böylece hayatı anlamsız ve çekilmez hale getiririz.

Tahrip güçlü öfkenin temel nedeni, kendimizi dünyanın ve hayatın merkezine koymamızdır. 

Bu nedenle, bence hepimiz şu soruyu kendimize sormalıyız. 

Asıl öfkelenmemiz gereken durumları ve olguları gizliyor muyum, bunları görmezden mi geliyorum, doğru ve yerinde olan öfkelenmenin nedenlerinden ve sonuçlarından korkuyor muyum? Bizler bu sorulara samimiyetle cevap verebilirsek öfkelerimizin doğru temelde farklılaşacağına da inanıyorum.

Bizler;

Dili başka ameli başka olanlara öfkelenirsek,

Özgürlükçüyüm, demokratım, insan haklarına saygılıyım deyip tiranlık yapana, tahakkümcüye öfkelenirsek,

Üstte iken bastırmacı altta iken despot olanlara öfkelenirsek,

İmanı bütünüm/dindarım deyip münafıklığın alasını yapanlara öfkelenirsek,

Başkasının malına el uzatmak günah/haram deyip haramın ve günahın içinde yüzene/lere öfkelenirsek,

Halkın ortak değerlerini çarçur edenlere öfkelenirsek,

Kendisine yapıldığında zulümdür diyen ancak kendisi başkasına yaptığında hak ediyor diyenlere öfkelenirsek,

Yoldaşlığı hak eden dostunu yarı yolda bırakanlara öfkelenirsek,

Halkçıyım deyip halkı hiçe sayanlara öfkelenirsek,

Kendisini doğruluk timsali olarak gösterip yalanı ve dedikoduyu bir yaşam biçimi haline getirenlere öfkelenirsek,

Karnı tok sırtı pek olan mutlu azınlığı çocuklarına akşam ekmek götürme telaşını yaşayan çoğunluğa tercih edenlere öfkelenirsek.

Vahşete, katliamlara ve adaletsizliklere sessiz kalanlara öfkelenirsek,

Çıkarı ve kirliliğe bulaşmış istikbali için el avuç ovuşturanlara, ipte cambazlık yapanlara öfkelenirsek; o zaman öfkenin onarıcı gücünü işletilmiş oluruz.

Çünkü kendimizi yaşamın merkezine değil, adaleti, vicdanı ve ahlakı bedenimize, oradan da toplumsal yaşamın merkezine taşımış oluruz.

Bu yaklaşım ayrıca bize şunu da gösterecektir. Tahrip edici öfkemize yol açan bazı olayların ve olguların ne kadar yersiz ve anlamsız olduğunu, diğerlerinin ise onarıcı öfkenin gücü ile olması gereken noktaya evirileceğini de görürüz.

Sanal alemde şöyle bir fıkra vardır. Mekan ve uyruğu faklılaştırarak paylaşmak istiyorum.

“Siyasal gerginliğin dışında, iki toplumun insanları arasında sosyo-kültürel farklılığın da büyük boyutlara ulaştığı bir dönem de; Van’da yaşayan bir devlet memurunun evi.

Akşamüstü okuldan gelen küçük oğlan kapıdan girer girmez

- Anne! Ben Kürt oldum diye seslenmiş. 

Annesi; O nasıl söz? Sakın bir daha tekrarlama.

- Bugün, Sınıf arkadaşlarım yaşadıklarını anlattı. Üzüldüm. Öfkelendim. Ben artık Kürdüm.

Annesi; Sus bakayım! diye tiz perdeden bağırırken, babası da içerden duyup koşmuş. Bir tokat, bir tokat daha... Çocuk bir yandan yediği dayaktan korunmaya çalışırken, diğer yandan da konuşmasını sürdürüyormuş; 

- Şu dünyanın işine bakın! Kürt oldum. Yarım saat sonra Türklerle başım derde girdi!...”

Öfkemizin yönünü değiştirdiğimizde fıkradaki çocuk gibi başımız derde girebilir ve canımız yanabilir ancak yaşanılır bir dünya yatabiliriz. Bu nedenle, öfkemizi mutlaka doğru adrese yöneltmeliyiz.