‘Düş Ülkenin Kadınları’ anı romanın ardından, bu defa sanatın başka bir dalından gülümseyerek karşımıza çıktı Sevda Kuran. Kurgu Kültür Merkezi Yayınları’ndan çıkan şiir kitabı “Kar Çiçekleri” okunup, düşünüp, tekrar okunası şiirlerden oluşuyor. Biraz mağrur, biraz kısık, bilinç altı çığlık dolu şiirlerin giriş yazısı bile şiirlerin yangın yerlerini hissettirir gibi. “Bu kitap hiç kimseye adanmamıştır; dağların kuytuluklarında başını bir sevdanın hayaliyle toprağa koymuş sessizlerin dışında…”

Büyük laflar edip birşeyleri boğmadan şiirin anaforuna girdiğinizin farkında bile olmuyorsunuz. Gözlemleyip, okumayı sevenlerdenim. Öykü ve romandan ziyade şiir ve resim beni daha çok çeker.

Şiirin gücü
Herkes gibi ben de sürekli “şiir bir duygu yoğunluğudur” sözünü çok duyardım. Bizim, bize benzeyen hallerimiz bu galiba deyip, kendimce gördüm ki sanatın en çok sarsan ve en diplerden gelen dalı şiir ve resimdir. Veya beni onlar daha çok sarsıyordu.
Dêrsim’le ilgili onlarca anı roman okur ve belgesel seyrederiz ama
İşte Cemal Süreya’nın o şiiri:
Bir yük vagonunda açtım gözlerimi,
Bizi kamyona doldurdular,
Tüfekli iki erin nezaretinde,
Sonra o iki erle yük vagonuna
doldurdular,
Günlerce yolculuktan sonra bir köye
attılar,
Tarih öncesi köpekler havlıyordu
Aklımdan hiç çıkmaz o yolculuk,
o havlamalar, polisler
Duyarlılığım biraz da o çocukluk
izlenimleriyle besleniyor belki.
Annem sürgünde öldü,
babam sürgünde öldü.

Sanki o büyük kırımı kısacık bir şiire yerleştirmiş gibi. Her okunuşunda o kırımın sahneleri gözlerimizin önünden geçiyor gibi bir hal oluşuyor.
Bu tür şiirleri okudukça ilham’larla üretilen şiir’lerin İlhami’lere gerekli olduğuna daha bir inanmaya başladım. Resim ve şiirin daha bir soyutlama gerektiren ve yoğunluk isteyen bir sanat olduğunu anlatmanın bile bir anlamı yoktur.

Dört mevsim bahar olacak

Sevda Kuran’ın da dizlerini kırıp şiir yazmaya başladığında anlını ne kadar avuçlayıp kaç gece sabahladığını bir gün karşılaştığımızda kendisine soracağım. Küçücükmüş gibi gözüken sözcüklerin derinliklerinden anlamı bol metaforlar yaratmak kolay sanılan işler olmasa gerek. O zaman İlhami’si hayli bol yerlerde olmuş olacaktık. Neyse biz yine şiire dönelim.
“...Toplayıp kokunu dağlardan
Bebeklere adlar bulacağım
Sarı diyeceğim
Kırmızı
Yeşil
Sonra
Çiçek fırtınası okşayacak
Esir şehirleri
Beyaz beşiklerde
Senin kokun pay edilecek
Özgürlüğün güne akan
Gülüşlerinde
Seninle açılacak
Perdeleri gökyüzünün
Dört mevsim bahar olacak
Sen yine çiçek!”


Şiir bahçesi yarattı
İçinden geçtiğimiz şu günlere bir bakıyor, sonra durup düşünüyorsun. Kürdistan’ın beri yakasında ortalık biraz dinginleşti derken öte yakada kafası kesik çocuklar köy sokaklarından çıkıyor dünyayı dolaşmaya başlıyorlar.
Kafaları palalarla kesilmiş çocukların katledilişlerini Allahu Ekber seslerinin içerisinden izliyoruz. Gözevleri kurumuş ölü çocukların sessiz çığlıklarını sağır ve dilsiz bu dünyaya resim ve şiirden başka ne anlatabilir ki...
Dêrsim için ‘Tarih boyunca gelen faciaların en büyüğü’ diyen Necip Fazıl’ı dillerinden düşürmeyenler, Rojava için acaba neden kör ve sağırlar.
Şiir ne kadar sürrealize edilirse edilsin Ahmet Arif’in dediği gibi yine de Namus ve Vicdan işidir de.
Kuran yarattığı şiir tarlasında bir “Sen” metaforunun etrafında yarattığı anaforların ortasına sizi de çekiyor. Bu “Sen” yitirilmiş büyük bir aşk uğruna ölümlere gidip gelinen bir coğrafya da olabilir. O artık okuyucunun şairle arasında kalmış bir diyalog diyelim. Tarumar edilip kaç parçaya bölünmüş bir ülkenin bir bireyi olarak Sevda Kuran da biriktirdiklerini, heybesine doldurduklarını şiir bahçesi haline getirdi.
Kar Çiçekleri’ni okuyup eleştirelim. Kuran’ın dediği gibi;
“Adresin varsa söyle geleyim
Öğret...
Seni Kürtçe Seveyim.’’


CİHAN ERDOÐAN