Türkiye yeniden en başa döndü.
Darbeli, sıkıyönetimli, OHAL’li yıllar yeniden başladı.
Darbe Amerikancı subayların darbesi.
“FETÖ” parolası “ABD” dememek için kullanılmakta.
Özetle Türkiye Cumhuriyeti devleti ile ABD günümüzün temel stratejik meselelerinde karşı karşıya geldiler.
Bu stratejik meselelerin kalbinde Kürt meselesi yatıyor.
“Üçüncü dünya savaşında” yenilen devlet küresel güçlerin ağır baskısı altına alındı.
Amerikancı subayların darbe girişiminde Washington’un parmağı var mı, yok mu bilmiyoruz. Bu bir Amerikan tarzı “darbe ihracından” çok, “köşeye sıkıştırılan” ve “intihara mecbur edilen” bir cuntanın hareketine benzemekte.
Ama her ne olursa olsun, Türk devlet aygıtının çöküş sürecine girmesi, Türk-Amerikan çatışmasıyla yakından ilgili.
Erdoğan’ın El Cezire’ye verdiği röportaj OHAL ilanı ile eş zamanlı olarak TV’lere yansıdı. El Cezire Türk devlet başkanına şu soruyu sordu:
“Sizce başka ülkelerin bu darbe girişiminde parmağı olabilir mi?”
Yanıt şöyle:
“Olabilir tabii. Şimdi Fethullahçı terör örgütünün de bir üst aklı var. Günü gelecek o da meydana çıkacak, biraz sabırlı olalım. Ve zaten bu üst akıllarla bunlar adım atıyorlar. Şu anda darbeyi yapanlar üst aklın onlara verdiği talimatla yaptılar.”
Burada sözü edilen “üst aklın” ABD olduğunu artık Sağır Sultanlar bile duydu.
Darbenin bastırılmasından hemen sonra Yeni Şafak Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Karagül yazdığı yazıya “Amerika Erdoğan’ı öldürmek istedi” başlığını atmıştı.
AKP iktidarı Kürt Özgürlük Hareketinin “babasının oğlu” değil.
Ama “Türkiye” Kürt Özgürlük Hareketi tarafından temsil edilen Kürt halkının da “ortak vatanı”.
Şimdi “ortak vatan” ağır bir kriz yaşıyor.
OHAL ilanı ile birlikte Türkiye bütün hızıyla daha karanlık günlere doğru sürükleniyor.
OHAL ile kriz çözülmez.
Tam tersine OHAL bizzat kriz faktörüdür.
Şu anda tarihimizde eşine rastlanmayan muazzam bir “devlet içi tasfiye” yaşanıyor.
Bu tasfiyenin az sonra “devlet dışına” taşacağından kuşku bile duymamak gerekir. Böyle durumlarda işletilen “darbe çarkı”, bir süre sonra onu işletenlerin de iradesinin dışında çalışmaya başlar. Derken bir de bakmışsınız Davutoğlu ve Gül de “divanda”.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın MGK toplantısı ve Bakanlar Kurulu toplantısından sonra yaptığı “resmi açıklamada” ve Konya’da toplananlara hitabında, aynı zamanda MGK bildirisinde, Olağanüstü Hal İlanı’nın hedefi olarak sadece “Fethullah Terör Örgütü ve Paralel Davlet Yapılanması”nın kamudan temizlenmesi hedefi dile getirildi.
Her zamankinden farklı olarak “bölücü terör örgütü ve uzantıları” gibi bir ibare bu “üç belgede” de yer almadı.
Eğer bu bir “unutkanlık” sonucu değilse, o zaman üzerinde durulacak bir “yaklaşım” var demektir.
Hiç kuşkusuz AKP iktidarı ağır bir yara almıştır. TSK’nın bel kemiği kırılmıştır. 24 Temmuz’dan bu yana Kürt şehirlerini yıkan ve sivillere kan kusturan generallerin ve subayların neredeyse tamamı darbeci olmuştur ve hepsi de hapistedir.
Türkiye Cumhuriyeti “iki cephede” birden savaşma kabiliyetini büyük ölçüde yitirmiştir.
O nedenle, sanıyorum ki, OHAL ilan edenler “gerçekçi” bir değerlendirme yapmışlar ve mücadele hedeflerini “şimdilik” de olsa “daraltan” bir ifade kullanmışlardır.
Ancak, bu konuda önümüzde belirleyici bir test duruyor. Eğer MGK, Hükümet ve Saray, gerçekten “iki cephede” birden savaşmak istemiyorsa, onların bu tutumumun gerçeği yansıtıp yansıtmadığı PKK Önderi Öcalan’a karşı takınılacak tutumdan anlaşılacaktır.
Tekrar ediyorum:
Ortak vatan ağır bir durumla yüz yüze.
Krizden çıkış, Türkiye’nin laikleriyle İslamcılarının ve Türklerle Kürtlerin birlikte hareketini zorunlu kılıyor. Bu mümkündür. Anahtar İmralı’nın paslı kilidinin üstünde duruyor. Bu kilit açılmalı, Öcalan’ın üstündeki tecrit kalkmalı, Öcalan özgürce krizden çıkışta rolünü oynamalıdır.
Çözüm OHAL’de değil. Öcalan’da…