OHAL ilan edildiğinde, başbakan „Devlet kendisine karşı OHAL ilan etti. Devlet kendisini temizleyecek, halkın bir zararı olmayacak. İlk fırsatta OHAL’i kaldıracağız“ demişti.
15 Temmuz darbe teşebbüsü ve sonrasında gerçekleşen faşist Erdoğan darbesinin iç yüzü ve sonuçları artık iyice ortaya çıkmaya başladı. Dahası vatan-millet-Sakarya nutuklarının artık örtemediği acı gerçekler halkın belini büküyor.
„Yabancı sermayeli yatırımcılara hitap eden Erdoğan, OHAL’in iş dünyasının rahat çalışabilmesi için yapıldığını itiraf ederek, „Biz göreve geldiğimizde Türkiye’de OHAL vardı ama bütün fabrikalar grev tehdidi altındaydı. Hatırlayın o günleri. Ama şimdi grev tehdidi olan yere biz OHAL’den istifade ederek anında müdahale ediyoruz“ diye konuştu.“(Medyadan)
Yüzbinlerce insanın Fetöcü bahanesiyle sokağa atıldığı bir dönemde, bu insanların hakkını-hukukunu arayabileceği hiç bir yol yok. Tek yol olarak, Nuriye Gülmen ve Semih Özakça gibi canını ortaya koyup direnmek kalmış. Ama onu bile suç ilan edip direnen emekçileri ve onlarla dayanışmaya gelenleri tutukladılar. Herkesin gözü önünde direnişçilerin kolunu kırdılar.
Bu sırada gazetelere düşen bir haber sanki hiç dikkati çekmedi. Savaş-DAİŞ-sel felaketi haberleri arasında kaynadı gitti. Ama bu kısa haber sistemin ve faşist darbenin en iyi özetiydi: OHAL süresinde iş kazası denen iş cinayetlerinde 1963 işçi öldürüldü! Onlar için ne anma, ne tören yapıldı. İşçi sendikalarından bile ciddi bir tepki duymadım. Olduysa özür dilerim ama işçilerin can güvenliğinin bu kadar çamura battığı bir dönemde sendikacılar, işçi örgütleri ne iş yapar?
Bir de bu kayıtlara pek girmeyen işler var. Her gün konuşulan-taşlanan Suriyeli mültecilerin çalışma şartları, ücretleri ve iş kazalarında kaçının öldüğü ise tam bir muamma.
Bu şartlarda AKP Genel Başkanı, grevlere müdahale ettikleri ve yasakladıklarını açıkça ilan ediyor. Böylece kimin adına, kimin için kararlar aldıklarını da itiraf etmiş oluyor.
Ancak AKP diktasının bu yaptığı da suçtur.
Erdoğan herkese bir kulp takıyor: Vesayetçi, Ergenekoncu, bölücü, terörist, ajan, hain, din düşmanı vb...
Bu işçilerin suçu ne? Boğaz tokluğuna hatta aç aç çalışmak ve üretmekten başka bir suçu mu var?
AKP çetesi bu işçilerin en temel haklarını nasıl gasp eder? Gasp etmesi bir yana nasıl böyle açıkça ve utanmadan savunabilir?
Bu açıkça faşist dikta yönetimi değil midir?
Bu dikta yönetimi önce mahkemeleri bozdu. Zaten adil olmayan mahkemeler, AKP devrinde orta çağın engizisyon mahkemelerini de geçti.
Önce Fetöcü çeteler, sonra da onların yerine geçen AKP’ci çeteler adaleti rezalete çevirdiler.
Belgesiz-kanıtsız-tanıksız ya da gizli tanıklı uydurma polis fezlekeleri iddianame diye mahkeme denen heyetlerin önüne geliyor. Sıkıyönetim mahkemeleri bile böyle paçavraları kabul etmez polisin yüzüne çarpardı.
Şimdi, sanıklar olmasa da mahkemeler devam ediyor.
Zaten mesele adaleti sağlamak değil, bütün suçlara adalet perdesi örtüp gizlemek.
Feryat eden halkın kolunu bacağını kırıp susturmak.
Daha da direnirlerse Yeni Osmanlı vb. çeteleriyle bastırmak, susturmak.
1960’lı yıllarda işçi hareketleri, sol ve gençlik direnişleri yükselmeye başlayınca kontrgerillanın emrindeki faşist sürüleri harekete geçirildi.
Komünizmle Mücadele Dernekleri, Ülkü Ocakları vb. faşist çeteler halka saldırmaya başladı.
O zaman doğru dürüst yol ve araç da yoktu. Ama kamyonlar köy köy dolaşıp lahmacun-ayran dağıtarak, milleti toplayıp getiriyordu.
Fethullah Gülen kendisinin Komünizmle Mücadele Derneklerinin kurucusu olduğunu gururla anlatıyor. Şimdiki meclis başkanı ve AKP-MHP ileri gelenleri o tezgahlarda hep birlikte çalıştılar. Şimdi durumları iyileşmiş ki, artık lahmacun değil de, döner ekmek dağıtıyorlar.
Gitti Fetö, geldi Retö! Komünizmle Mücadele Derneklerinden geldik Yeni Osmanlı ocaklarına...
Bu alçak zulüm sistemini sürdürmek için her yola başvuruyorlar.
Ama yenilecekler!
Bu kadar rezaleti hangi bayrak örtebilir, halkın feryatlarını hangi sela bastırabilir?