“(Erkler) .. birleşme(si) yürütme lehinde olabilir.
Bunun eski biçimleri için
monokrasi, mutlak monarşi ve teokrasi deyimleri kullanılır.”
İbrahim Kaboğlu
Türkiye’de hükümet, MHP’nin vermiş olduğu destekle, Anayasa değişiklik teklifini TBMM’ye sundu. İlk tur görüşmeleri tamamlanan teklifin her maddesinde referanduma gidecek çoğunluğun sağlandığına tanık olduk. Böylece ülke gittikçe yaklaşan kritik bir eşiğe doğru sürükleniyor. 1982 Cunta Anayasasına karşı biriken toplumsal muhalefetin yeni bir demokratik anayasa yapımı ile rahatlayacağı öngörüsü ve beklentisine rağmen hâlihazırdaki anayasa teklifi 1982’den geriye götürecek içerikli maddelere sahiptir. Siyasi aktörlerin yeni anayasa arayışlarındaki politik hamle hataları ve eksikliklerle geldiğimiz bu süreç, ‘hep daha iyiye’ gidileceğine dair modern dogmatizmin ne denli yanlışlanabilir olduğunu ve politik bir bakış açısı olmadığını bize bir kez daha gösterdi.
Nihayetinde, bugün, en acil ve yakıcı gündem toplumun yüzde kırkına yakınının Anayasa teklifinin içeriğine hâkim olmadığı gerçekliğini kanıksamak; teklifi kılı kırk yararcasına tartışmaktır. Açıktır ki; mevcut teklif yasalaşırsa Türkiye Anayasal devlet olmaktan çıkarak Anayasalı devlete geçmiş olacak, yasa koyucu iktidar yasayı yorumlayıp kendi çıkarları doğrultusunda büken bir iktidar biçimine tam olarak geçmiş olacaktır. Teklifi TBMM’ye sunan AKP, bu teklif kanunlaşırsa, yönetimde istikrarın sağlanacağı ve kalkınmanın hızlanacağını iddia etmektedir.
Totaliter rejime doğru
Teklifi destekleyen MHP ise tüm motivasyonunu Türkçü anayasanın devam etmesine bağlamış durumdadır. MHP için her şartta Kürtlerin ve demokrasi taleplerinin olmadığı bir denklem siyaseten evladır. CHP, 1924’te çizilen rejimin bu teklif ile lağvedileceğini ve Cumhuriyet’in tarihe gömüleceğini ifade etmektedir. Bu kapsamda, 1924’teki siyasal anlayıştan ileriye gitmeyen CHP, referandum olasılığında da siyasetini bu mantığın devamı olarak milliyetçi seçmenin ikna edilmesi üzerine kuracak gibi durmaktadır. HDP ise bu teklifin yasalaşması durumunda temsili demokrasinin dahi ortadan kalkacağını ve totaliter bir rejime geçileceğini belirtmektedir. Bunun yerine ise Demokratik Anayasa önerisi yapmaktaysa da siyasal iletişim kanallarının, kamusal görünürlüğünün olmamasının etkisiyle ciddi zorlanmalar yaşamaktadır.
Yapılan kamuoyu araştırmaları Türkiye toplumunun yüzde kırkının Anayasa teklifi ile ilgili ayrıntılı bilgiye sahip olmadığını belirlemiştir. Fakat Anayasa teklifine destek verenlerin oranı yüzde 35-40 bandındadır. Bu oran Kürtler arasında yüzde 20’lere kadar düşmektedir. Kıble demokrasi ve eşit haklar arayışı ise gerek Türkiye gerekse de Kürtler arasında evet oranlarının yüksek olduğunu kabul etmeliyiz. Çünkü bir yandan ülkede var olduğu kadarıyla demokrasi lağvedilmekte diğer yandan 7 Haziran sonrası Kürtler üzerinde uygulanan yeniden sömürgeleştirme politikaları Anayasa metni düzleminde güncellenmektedir. Çözüm sürecinde Demokratik Cumhuriyet’e erişimin ana hattının Anayasanın demokratikleştirilmesi üzerinden kurgulandığı dikkate alındığında, önümüzdeki teklifin spektrumda nereye tekabül ettiğini kavramak zor olmasa gerektir.
Egemen olağanüstü hale karar verendir
Siyasi iktidarın tüm alanları sürklase ettiği, her alanda baskısını maksimize ettiği gerçekliklerine rağmen Anayasa teklifinin TBMM’den ya da referandumdan geçirilmemesi için metindeki maddelerin tek tek tartışılması gerekmektedir. Malum üzere, Anayasa teklifi TBMM’ye OHAL koşullarında sunuldu. TBMM görüşmeleri de OHAL koşullarında gerçekleşmeye devam ediyor. Olası referanduma da OHAL koşullarında girilecek gibi bir takvim önümüzde duruyor. Bu vesilelerle, teklifteki OHAL’i düzenleyen on ikinci madde daha bir önem kazanıyor. Çünkü OHAL ilanını düzenleyen koşulların demokratik temelde kurgulanmaması siyasal sistemde büyük açıkları beraberinde getirmeye mahir olabilir. Bu kapsamda iyi kurgulanmamış bir OHAL yetkisi hükümet darbesi gerçekleştirmek, siyasal alanı ve hukuksal içtihadı yeniden düzenlemek gibi politikalarda uygulanacak bir imdat freni olarak kullanılma potansiyelini açığa çıkarır. Ne de olsa Carl Schmitt’in belirttiği gibi “Egemen, olağanüstü hale karar verendir.” İyi kurgulanmamış OHAL yetkisi, egemenliği sarsılan siyasal güçlerin, kendi egemenliklerini kamusal zor ve cebir yoluyla yeniden tesis etmesinin aracısı olabilir. Nitekim OHAL yetkisi modern siyasi tarih açısından o kadar önemli bir yere dokunmaktadır ki; Hitler örneği bu hususta ayırt edici bir kara deneyim olarak belleklerdedir.
Kurgulandığı günden beri hukuka dayalı olan modern ulus devlet için sınır kavram/durum olağanüstü haldir. Olağanüstü hal, mutlak gücü ele almak için çabalayan siyasi iktidarların reçetesi, hukuk devletinden güvenlik devletine geçmek için bekleyen neo liberal aklın alet çantasıdır. Bu kapsamda tarihten verebileceğimiz her bir örnek hem birbirlerini besledikleri hem benzeştikleri hem de bizlerin hakikati görmesini sağladıkları gerçeklikleri ile karşımızda durur.
Tüm bunlarla birlikte teklife dönersek; içerikteki maddelerle rejim değiştirilmekte ve dahası devlet aklı diye tabir edilen ragion di stato tek kişiye devredilmektedir. İlk ortaya çıktığı Roma döneminde gerçek bir tehdit görülünce yetkilerin tek kişiye devredildiğine ve devralanın diktatör olarak addedildiğine işaret eden bu hukuk kavramı, zaman içerisinde monarşi ile burjuvazi arasındaki mücadele ile bir eksene oturmuştur. Bu eksen çeşitli hukuki mekanizmaların, denge ve denetleme sisteminin, gücün tek elde toplanmamasının bir araya geldiği bir niteliğe bürünmüştür. Modern hukuk devleti, güçler ayrılığına dayanan ve hakların teminat altına alındığı bir devlet biçimi olmuştur. İlhamını ise Anayasalara yerleştirilen 1789 Fransız ve Yurttaş Haklar Bildirgesi’nin 16. Maddesinden almıştır: “Hakların güvence altına alınmadığı ve erkler ayrılığının yapılmadığı bir toplumda Anayasa yoktur.”
Her şey tek adama
Teklif bütünlüğü açısından hakların güvence altına alınmadığı ve buna ilişkin bir mekanizmanın önerilmediği niteliklere sahiptir. Ayrıca teklifin 12. Maddesi 1982 Anayasasından kalan düzenlemeye konu olmayan maddelerin sunduğu güvenceyi de tehdit altına almaktadır. Şöyle ki; OHAL yetkisi tek kişiye verilmekte, devlet düzeninin uğrağı olan yüksek bürokrasideki atamalar ve seçilmişlerin büyük çoğunluğunun belirlenmesi de tek kişiye bağlanmaktadır. Bu madde ile OHAL yetkisi Cumhurbaşkanına bağlanmaktadır. Yani yüzde elli artı bir oy ile seçilecek olan kişiye. Yani bir anlamda çoğunluğun azınlığa veya azınlığın çoğunluğa tahakkümü sağlayacak zemine. Şekli açıdan sorunların yanı sıra ilgili maddenin tek kişiye verdiği yetki göz önünde bulundurulmak kaydıyla içerik açısından da oldukça sorunludur. Madde OHAL ilanının çerçevesini çizerken çok sayıda muğlaklık mürekkebe akıtmış, anti demokratik-totaliter-özgürlükçü olmayan sızmalara imkân tanımıştır. Ayrıca OHAL durumunda, Cumhurbaşkanının kararname çıkarma yetkisinin bulunması, korkunç tablonun seçici parçası niteliğindedir.
Şöyle ki; sağ-muhafazakar popülist iktidarı tecrübe ettiğimiz bu yıllarda ülkedeki tüm sorunlar, olaylar “dış mihrak” söylemine bağlanmaktadır. Darbe, faiz, demokrasi talebi vb. mahiyetleri ve içerikleri ne olursa olsun siyasi iktidarın sarıldığı ilk söylemin dış mihrak olduğunu defalarca tecrübe ettik. “Dış mihrak” söylemi ile yetinmeyen popülist siyasi iktidar bu söylemi desteklemek ve eklemlemek üzere dış mihrak ile bütünleşmiş, moda deyimle “iltisak” etmiş bir iç mihraktan da sıkça bahseder olmuştur. “İçte ve dışta birleşmiş mihraklar, halkın esenliğini hedef almaktadır” şeklinde tarif edebileceğimiz bir komplo teorisi, siyasal alanı içinden çıkılmaz bir çoğunluk tahakkümüne doğru itmektedir. Örneğin Gezi Direnişi, Türkiye’de yerel demokrasi ve özgürlük taleplerinin en yüksek düzeyde dillendirildiği bir toplumsal muhalefet gösterisiydi. Fakat hükümetin dilinde Gezi Direnişi dış mihrakların kışkırtması ve iç güçlerin işbirliğiyle “akılsız ve iradesiz” insanların vandallığı olarak lanse edildi. Burada, bütünleşmiş mihraklar, komplo teorileri ve “vandal” insan öjenisine kadar gidecek bir siyasal mantığın işlediği açıktır.
‘Hayır’ demek...
Sürrealizmin siyasetteki yerine dair tartışmalar üzerinden okuduğumuzda, muhalif bir hareketin “olmayan bir ihanet” ile ilişkilendirildiği komplo teorisi, neo liberal iktidar tekniklerine uygun bir yere düşmektedir. Çünkü bu teknik, modern zaman ilerledikçe ötekiyi gittikçe düşmanlaştıran, hukuktaki suç-ceza diyalektiğini aşındıran bir histerik sahipliği yaratmaktadır. Bu histerik ve paranoya ise karşıda duranı cezalandıran bir hukuk sistemi yerine, alt insan olarak görüp her türlü “gereğinin yapılmasına” cevaz veren bir linç rejimi yaratmaktadır. Toplumsal rıza ürettiği kesimin bu histeri ile seferber edilmesi salt paranoid siyasi öznenin pratikleri ile açıklanamaz; bilakis buna eklenmiş siyaset kurucu iktidar tekniği boyutu değerlendirmenin merkezinde yer almalıdır.
Bu kapsamda, Anayasa değişiklik teklifindeki 12. Madde ile verilen yetki ve içerikteki muğlaklıklar büyük sorunları beraberinde getirmektedir. Açıktır ki, bu sorunları toplumun tüm kesimleri dönem dönem yaşayacaktır. Modern ulus devleti özgürlükçü ve demokratik hale getirmek için kendisini kurduğu sınır kavram/durum olan Olağanüstü Hal’i yeniden kurgulamak gerekmektedir. Bu gereklilik için ilk adım ise önümüzde duran Anayasa Değişiklik Teklifi’ne “Hayır” demek suretiyle, siyasal alanın yeniden kurulmasına, rollerin yeniden çizilmesine ve siyasi aktörlere ait sınırların yeniden belirlenmesine vesile olmaktır.